ŞEHRİBAN KIRAÇ / NEFES

Ekonomi Araştırma Yöneticisi, Araştırmacı, Ekonomist Can Selçuki, halkın bir süredir, yıllar içinde birikerek büyüyen, sessiz ve süreklileşmiş bir aşınma olduğunu vurgulayarak, "Krizde gibi gördük mü sorusunun yanıtı 'evet'; hissettiriyor" dedi.

Vatandaşın markete gitme sıklığının azaldığını, haftalık büyük alışveriş yerine 'günlük idare' alışkanlığının yerleştiğini, et tüketiminin düştüğünü vurgulayan Can Selçuki ile ekonomiyi ve de siyasetin yaşadığı krizi konuştuk.

SESSİZ KRİZ YAŞIYORUZ

Şu anda yaşanan krizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, 1994 ya da 2001 tipi bir kriz değil. O krizlerde bankacılık sistemi çökmüştü, bir gecede kur ikiye katlanmış, devlet iç borçlanamaz hale gelmişti. Şimdi öyle bir tabloyla karşı karşıya değiliz. Bankacılık sistemi sağlam, dış borç yönetimi kontrollü, cari açık makul seviyelerde tutulabiliyor.

Ama bunun 'kriz yok' anlamına geldiğini düşünmek de yanlış olur. Biz buna daha çok 'sessiz kriz' ya da 'aşınma krizi' diyoruz. 2023 sonundaki dezenflasyon programıyla başlayan süreç, klasik bir istikrar programı. Faiz yükselir, kuru sakinleştir, talebi baskılayarak enflasyonu düşür. Sorun şu ki bu programın faturası hanehalkına, özellikle ücretli ve emekliye kesildi. 2021 enflasyonunda hedeflenmeyip de kriz bir rakamla, yüzde 30'la kapanırsa (hedef yüzde 17.5'ti) yavaş yavaş enflasyonun hanehalkının cebinde hissettiği bir yıpranmaya dönüştü.

Bu bir 'gelir krizi'dir. Büyümenin büyüdüğü, yıllar içinde birikerek büyüyen, sessiz ve süreklileşmiş bir aşınma var. Ve sessiz krizler, gürültülü krizlerden hem daha tehlikelidir. İnsanlar artık her yıl biraz daha fakirleşmeyi normalleştiriyor.

TÜRKİYE KRİZDE DİBİ GÖRDÜ MÜ?

Dip gördük mü sorusunun dürüst cevabı; bilmiyoruz. Merkez Bankası'nın kendi revizyon raporuna yıl içinde yukarı revize etmesi enflasyonu yüzde 28 bandına çekebilir, 'fizik şartı' söylüyor; resmi kurumlar da 'dip'in nerede olduğu konusunda emin değil. Dezenflasyon düz bir çizgi değil, inişli çıkışlı ve uzayan bir süreç.

KRİZDE FATURAYI KİME ÇIKTI YA DA KİMLERE ÇIKIYOR?

Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı ayı larında 1.5-2 bin liraya dayandı, asgari ücret bunun çok altında kaldı ve yılın ikinci yarısında zam yapılmaması nedeniyle alım gücündeki erime hızlandı. Faturanın birinci muhatabı; ücretliler, asgari ücretliler ve emekliler. İlanlar sabit ya da yapışkan gelirli, enflasyona karşı en az korumaya sahip gruplar.

İkinci kaybeden grup, aşınan orta sınıf dediğimiz kesim. Bu insanlar yaşam standartlarında yıllar içinde biriken bir gerileme yaşıyor. Çocuğunu özel okuldan devlete alma, tatili iptal etme gibi görünmeyen bir kayıp var.

PEKİ KRİZİN KAZANANI VAR MI?

Kazananlar tarafında ihracatçı ve faiz geliriyle yaşayan, yüksek reel faizden nemalanan kesim sayılabilir. Bu da gelir dağılımında sermaye lehine, emek aleyhine bir kaymayı derinleştiriyor.

MARKETEN AZ GİDİYORUZ

Gelir erimesi nedeniyle artık uzandığı gıdadan bile kısmaya başladı. Tüketim alışkanlıklarımız nasıl değişiyor?

Hanehalkı önce görünür, ertelenebilir harcamalardan kısıyor. Giyim, eğlence, tatil, dışarıda yemek. Sonra sırada dayanıklı tüketim ve orta vadeli planlar var. Araba, ev eşyası, tadilat erteleme var. Ama artık üçüncüsü aşamaya, yani gıdaya kadar geldiysek, bu ciddi bir eşiktir; çünkü gıda, esneklik payı en düşük olan harcama kalemidir. Markete gitme sıklığı azalıyor, marka değiştirme ve ucuz market markalarına kayış hızlanıyor. Kırmızı et tüketimi geriliyor, haftalık büyük alışveriş yerine 'günlük idare' alışkanlığı yerleşiyor.

Yetişme tarzında ise üç strateji öne çıkıyor. Birincisi borçlanma yani kredi kartı taksitlendirmesi ve asgari ödeme taktiği. İkincisi ek iş. Üçüncüsü de 'zamanın dokusu/oyun' dediğimiz bir olgu. İnsanlar parasal tasarruf yapamadıkları için zamansal tasarrufa zamanı arttırıyorlar. Kaynakta beklemek, karşılaştırmalı alışveriş için saatler harcamak, indirim günlerini kollamak... Bunlar GSYH'ye yansımayan ama hanehalkının gerçek maliyetini ağırlaştıran görünmeyen bir emek.

REEL FAİZ YÜKSEK KALACAK

Önümüzdeki dönemlerde hem iş dünyası hem vatandaş nasıl günler bekliyor, seçim sürecine girerse ekonomi nasıl şekillenir?

İŞ dünyası için kısa vadeli tablo şu: dezenflasyon devam ettiği sürece reel faiz yüksek kalacak, bu da özellikle KOBİ'ler için finansmana erişimi zorlaştırmaya devam edecek. İhracatçı kesim için tedarik zinciri ve rekabet gücü baskısı sürecek. İç talebe dayalı sektörler içinse hanehalkının darlık bütçesi doğrudan ciro baskısı demek. Vatandaş tarafında, eğer dezenflasyon programı kararlılıkla sürdürülürse, orta vadede (yani 2027'ye doğru) reel ücretlerde nami bir toparlanma beklenebilir. Ama bunun hızı, seçim takviminin ne kadar erken ya da geç olacağına çok bağlı. Türkiye'de seçim öncesi dönemlerde kamu harcamalarının gevşetilmesi, asgari ücret ve memur maaşlarında seçmen odaklı ayarlamalar yapılması neredeyse yapısal bir refleks haline geldi. Vatandaş için en gerçekçi tavsiye, kısa vadeli mucizevi bir düzelme beklememek; iş dünyası için ise senaryo çeşitliliğine (hem erken seçim/hem tam süre) senaryolarına hazırlıklı olmak.

TOPLUMUN ŞU ANDA ANA GÜNDEMİNDE NELER VAR?

Geçim sıkıntısı ve enflasyon, yıllardır kesintisiz biçimde toplumun birinci gündem maddesi. İmamoğlu davası, CHP'deki mutlak butlan krizi ve Özgür Özel'in temmuz sonunda CHP'den istifa ederek YENİ Partiyi kurması gibi gelişmeler, ikinci katmanda, yoğun ilgiyle takip edilsen ama 'beni doğrudan etkiliyor' hissi olarak görülmeyen bir alanda duruyor. İmamoğlu'nun tutukluluğu, muhalefet seçmeninde sadece güven algısını doğrudan sarsan bir sembol haline geldi. Bu ekonomik hoşnutsuzlukla birleşince genel bir 'sisteme güvensizlik' duygusu yaratıyor. Ama nihayetinde "Bugün akşam soframa ne koyacağım" sorusu hâlâ her şeyin önünde. Siyasi gündem, ekonomik gündemin üzerini örtmüyor, ona ekleniyor.

ÖTEKİLEŞTİRME DİLİ SERTLEŞİYOR

Sizin yaptığınız araştırmaya göre, toplumun yüzde 60'ı siyasal konular nedeniyle arkadaşlarıyla sorun yaşıyor. Neden tahammül seviyesi düştü?

Araştırmanın sonuçlarının yaklaşık üçte biri son bir yılda siyaset yüzünden aile veya arkadaşlarıyla tartışmış, küsmiş veya konuşmaktan kaçınmış durumda. Hatta yüzde 13'e yakın kişi ilişkisini görüşmeyi tamamen kesmiş.

Tahammül seviyesi konusunla kötü haber şu; karşılıklı ötekileştirme dili sertleşiyor. Araştırmamızda muhalefet seçmeninin yaklaşık yarısı iktidar seçmenini 'ülkenin geleceğini riske atanlar' olarak görüyor, her iki taraf da karşı tarafı tanımlarken 'yalancı', 'cahil', 'bencil', 'ahlaksız' gibi son derece sert sıfatlar kullanıyor. Bu, klasik siyasi anlaşmazlığın ötesinde, duygusal-kimliksel bir kutuplaşmaya işaret ediyor. Yani artık mesele sadece 'sen bu politikaya karşısn, ben değilim' değil, 'sen kötü bir insansın' algısına dönüşüyor.

FİKİR AYRILIKLARI NEREDEN ÇIKIYOR?

Fikir ayrılıklarının kökenine baktığımızda, bunun sadece "Erdoğan mı Özel mi" ekseninde bir tartışma olmadığını görüyoruz. Ekonomik yorgunluk, adalet algısındaki çöküş ve geleceğe duyulan güvensizlik noktalarından biri, ve gündelik hayattaki güvensizlikler birikiyor. İnsanlar ekonomik kaygılarını da siyasi kimlik üzerinden ifade ediyor. Uzlaşma noktası bulmak zor ama imkânsız değil. Araştırmalarımızda, ekonomik gündem maddelerinde (geçim sıkıntısı, adalet sistemine güven, gençlerin geleceği) uzlaşı kapıları arasında uzlaşılan daha fazla ortak zemin çıkıyor. Sorun, siyasetin bu ortak zemini değil, kimlik çatışmasını öne çıkaran bir dille kurulması. Medyanın ve siyasetçilerin 'karşı taraf düşman' dilinden 'ortak dert ortak düşünce' diline geçmedikçe, kısa vadede gerçekçi düzelme, tek çıkış yolu bu.

GEÇİM SIKINTISI CAN YAKIYOR

Şu anda Türkiye'nin en can yakıcı sorunları neler?

Birincisi, hâlâ ve açık ara enflasyon ve geçim sıkıntısı. Bu, dört yıldır kesintisiz biçimde toplumun bir numaralı gündemi ve önümüzdeki dönemde de öyle kalacağa benziyor. Asıl mesele artık sadece 'fiyatlar yüksek' değil; hanehalkının bu yüksek fiyat ortamına uyum sağlama kapasitesinin tükenmiş olması, yani tasarruf temposunun erimiş, borçlanma kapasitesinin sınırlarına çıkması. İkincisi, adalet sistemine olan güvenin aşınması. Gündelik hayatta da 'hukukun herkese eşit uygulanmadığı' algısı çok derinleşmiş durumda. Bu, hem yerli hem yabancı yatırım kararlarını, hem de toplumsal sözleşmenin kendisini zayıflatan yapısal bir sorun. Üçüncüsü, gençlerin geleceğe dair umutsuzluğu. Genç nüfusun önemli bir kısmı 'bu ülkede fırsatım yok' hissiyle hareket ediyor. Bu üçü birbirini besliyor.