NÜKET AŞKIN / NEFES
Adana’dan yeni dönen Mustafa Kemal Paşa, Haydarpaşa’dan Galata’ya geçerken Kartal İstimbotu’nun (buhar la çalışan küçük vapur) güvertesinden düşman gemilerini görünce yaveri Cevat Abbas’ın aktardığına göre o tarihi cümleyi söyler:
"Geldikleri gibi giderler."
KANLI BASKIN
Şehir iki aşamada işgale uğrar.
13 Kasım 1918’deki fiili işgalde limanlar, demiryolları, telgrafhaneler ve askerî depolar İtilaf kuvvetlerinin denetimine girer. Sokaklarda yabancı devriyeler dolaşmakta, karakollarda düşman bayrakları dalgalanmaktadır.
16 Mart 1920’de ise İstanbul hunharca bir resmi işgalle karşı karşıya kalır. Sabah 05.45’te İngiliz askerlerinin, Şehzadebaşı 10’uncu Kafkas Tümenine bağlı karargâh birliği karakoluna düzenlediği baskında koğuşta uyuyan askerlerimiz mermi yağmuruna tutulur. Beş askerimiz şehit olur, on askerimiz yaralanır.
Olay yerine ilk gelenlerden birisi de Tevhid-i Efkâr gaze tesi muhabiridir. Şehitlerin fotoğrafları İstanbul’da bulunan İtalyan gazeteci Filippucci Guistiniani’ye emanet edilir. Guistiniani, fotoğrafları Osmanlı Hükümeti’nin Roma’daki gayr-ı resmi temsilcisi Galip Ke mali (Söylemezoğlu) Bey’e verir. Tevhid-i Efkâr Gazetesi bu fotoğrafları, zafer sonrası Galip Bey’den ister ve 5 Ekim 1923’te yayımlar. Böylece bu menfur olayın delilleri, üç buçuk yıl sonra Türk kamuoyuyla paylaşılabilir. Bugün hala arşivlerde bulunan şehitlerimizin fotoğraflarını, aziz hatıralarına duyduğum saygıdan dolayı yayınlamayı uygun bulmadığımı söylemeliyim. Bu vesileyle bir kez daha 16 Mart şehitlerimiz Balıkesirli Onbaşı Velioğlu Mehmed, Zileli Çavuş İbişoğlu Abdullah, Kadiroğlu Ömer Osman, Balıkesirli Ahmedoğlu Nasuh, Ödemişli Haliloğlu Osman’ı rahmet ve minnetle anıyorum.
Aynı gün İngilizler Harbiye ve Bahriye nezaretleriyle Hükümet binalarını ele geçirilir. Meclis-i Mebusan basılır, mebusların bazıları tutuklanır bazıları Malta’ya sürgün edilir.
11 Nisan’da Padişah Vahdettin, yayınladığı bir irade-i seniye (padişah karar namesi) ile Meclis-i Mebusan’ın varlığının hukuki olarak sona erdiğini duyurur. Osmanlı’nın 465 yıllık Başkenti, iradesi silah zoruyla elinden alınmış esir bir şehirdir artık.
MUSTAFA KEMAL’İN BEYANNAMESİ: "CENAB-I HAKK’IN YARDIMI BİZİMDEDİR"
Şehzadebaşı basılan karargâhından saat 10.00’da İstanbul telgraf memurlarından Manastırlı Hamdi Bey, askerlerinin ve şehit oldukları haberini Ankara’da bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildirir:
“Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu İngilizler bastı. Oradaki askerlerle çarpıştı. Neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize arz olunur. Manastırlı Hamdi.”
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Heyeti Temsiliyesi adına Mustafa Kemal Paşa’nın adıyla işgali yerlere şu beyannameyi gönderir:
“Bütün komutanlara, vali ve kaymakamlıklara ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine, belediye başkanlarına, Basın Cemiyeti’ne, İtilaf Devletleri’nin şimdiye kadar memlekette sergilemeye yol bulmak için hapvurdakları çeşitli tedbirler ikna kılmaktadır... Nihayet bugün İstanbul zorla işgal edilip, 600 yıllık Osmanlı Devleti’nin hâki eviyetine son verildi. Giriştiğimiz İstiklal kıldan ve mücadelede Cenab-ı Hakk’ın yardım ve mürşitliği bizimledir.”
MANASTIRLI HAMDİ’YE ‘MARTONALTY’ SOYADINI VERDİ
Manastırlı Hamdi’nin işgali kısa sürede kendisine bildirmesini Gazi Mustafa Kemal hiçbir zaman unutmak ve Nutuk'ta da kendisine ayrı bir yer verir:
“Bu vatansever ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi ol masaydı, İstanbul felâketinden haber almak için, kim bilir, ne kadar çok beklemek zorunda kalacaktık. İstanbul’da bulunan nâzır, milletvekili, komutan ve teşkilâtımızdan bir kimsenin çıkıp da bize vak tinde haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki, hepsini heyecan ve korku bürümüştü. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş olduklarına hükmetmek, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi, daha sonra Ankara’ya gelerek karargâhımız telgraf memurluğunu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü burada açıkça ifade etmeyi millî ve vatanî görevlerimden sayarım”.
Soyadı Kanunundan sonra Mustafa Kemal Atatürk, 16 Mart’ta gösterdiği gayretler den dolayı Manastırlı Hamdi’ye ‘Martonaltı’ soyadını verir.
KARA GÜN DOSTU
İşgale ilk günü tepki, gazeteci yazar Süleyman Nazif’ten gelir. 9 Şubat 1919’da Hadisat gazetesinde Fransız General Franchet d’Esperey’in İstanbul’a geliş şeklini kınayan “Kara Bir Gün” başlıklı yazı kaleme alan Nazif’in adı “Kara Gün Dostu” kalır. Yazı, sansür heyetindeki memur Yüzbaşı Aziz Hüdâi Bey
tarafından gizlice baskıya verilir. Hadisât’ta çıkan yazı büyük yankı uyandırır. Gazetede siyah
bir çerçeve içerisinde yer alan yazıda Süleyman Nazif, her milletin hayatında iniş çıkışlar olabileceğini, bu durumun değişeceğini ve Türk milletinin parlak azametli haline mutlaka kavuşacağını ifade eder.
Haberi görünce çılgına dönen d’Esperey “Onları yakalayın, kurşuna dizin.” emrini verir.
Bâbıâli’ye bir nota verilerek yarım saat içinde Süleyman Nazif, itilaf güçlerine teslim edilmez
ise bu durumdan hükümetin sorumlu tutulacağı bildirilir. Hâdisat gazetesi kapatılır. Fransız
sefarethanesinin mahzeninde 11 gün alıkonulan Yüzbaşı Aziz Hüdâi Bey, Bekir Ağa Bölüğü’ne
ve nihayet İzmir’e gönderilir.
Süleyman Nazif de İstanbul Polis Müdürü Mehmet Ali Bey’e gider ve “İster düşman kuvvetlerine teslim edin ister Devlet Hapishanesi’ne gönderin” diyerek teslim olur. Mehmet Ali Bey de “Üstad hangi suçunuz için sizi tutuklayacağım? Vatanını sevmek suçundan ise ben sizden daha fazla suçluyum. Çünkü ben hem vatanımı hem de çekinmeden, korkmadan onu müdafaa eden sizi seviyorum. Sizde olan ruh bende de var” diyerek kendisini tutuklamaz. Süleyman Nazif, diğer milliyetçi şair ve yazarlarla birlikte Malta’ya sürgün edilir.

ESİR ŞEHRİN YAZARLARI ANLATIYOR
Esir şehrin hangi yazarların içerisindeki yara da eserlerine yansır:
- FALİH RIFKI ATAY: “16 Mart’tan sonra İstanbul’da nefes almak bile imkânsız hale gelmişti. Gazetelerimiz sansür memurlarının süngüleri altında çıkıyor, yazdığımız her vatan sever kelime sansür çizgileriyle siliniyordu. Şehir, kendi sara yının ve hükümetinin gözleri önünde yabancı askerlerin insafına terk edilmiş aciz bir kurban gibiydi.”
- AHMET HAMDİ TANPINAR: “Senegalli nefer, Cezayirli çavuş, siyah sakalı çenesinin altına bağlanmış Hintli gönül lü, İskoçyalı, Kanadalı fedai, Avustralyalı zabit, siyah pelerinli Carabinieri (İtalya’nın jandarma teşkilatı), Ermeni tercüman, Rum papazından bozma halk hatibi arasında işte İstanbul’un böyle karışık, derbeder bir hayatı vardı.”
- YAHYA KEMAL BEYATLI: İstanbul ufuklarını kaplayan düşman zırhlıları ve sokaklarımızı çiğneyen yabancı çizmeler, bu aziz şehrin ruhunu asla teslim alamayacaktır. Bu kara günlerde, Boğaz›ın
sularına bakıp kederlenen her Türk vatandaşı bilmelidir ki, Anadolu›da yanan bağımsızlık ateşi eninde sonunda bu şehri de aydınlatacaktır.”
- HALİDE EDİP ADIVAR: “16 Mart sabahı erkenden telefon çaldı. İstanbul’un resmen işgal edildiğini, Şehzadebaşı Karakolu’nun basılarak Türk askerlerinin uykuda şehit edildiğini dehşetle öğrendik. Sokaklara çıktığımızda her köşe başında İngiliz askerleri ve namluları şehre çevrilmiş zırhlılar duruyordu; İstanbul artık kendi evinde esir bir şehir haline gelmişti.”

ZAFER KAZANMIŞ KOMUTAN EDASI VE YANLIŞ BİLİNEN GERÇEKLER
Fransız General Fran-chet d’Espe-rey’in Meşrutiyet’te Fatih Sultan Mehmet’in manevi heyeti saygısızlık yaparak onun gibi beyaz bir at üzerinde şehre girdiği, Osmanlı bandosuna kamçısıyla susmasını işaret ettiği defterleri birkaç sokak ötede değiştiği doğrudur. Ancak bu efsanelerin yenilgiyi hazmedemeyen bir kamuoyu tarafından dillendirilmesi sosyolojik açıdan kayda değer. Fransız basınında atın renginden bahsedilmese de d’Esperey’in İstanbul’a girişinin ‘muhteşem’ olduğundan söz edilmeli, komutanın üniforması üzerine taktığı büyük pelerin, altın dizginlerini sömürge ülkelerinde iki askerin çekiyor olması, yol kenarında iki sıra halinde dizilmiş askerler, geçit töreninde atılan güller, şehre ‘Roma’daki zafer törenleri’ havasında girildiğinin işaretleridir.
İSTANBULLU TAM OLARAK TESLİM OLMAZ
Artık İstanbul’un sosyal hayatı alıştığı, bildiği gelenek ve görenekten çok uzaktır. Beyoğlu’nun lokantaları, otelleri, eğlence yerleri yabancı subaylarla, savaşın zenginleriyle dolup taşarken birkaç sokak ötede yoksulluk giderek ağırlaşmaktadır. Halk; ekmek, un, şeker gibi temel gıdaları bulmakta zorlanmaktadır. Anadolu ve Balkanlar’dan gelen göçmenler de şehrin yükünü artırmıştır. Yakacak sıkıntısı yaşanmakta, salgın hastalıklar özellikle yoksul mahalleleri vurmaktadır.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen şehir tam olarak teslim olmaz.
İleri, Akşam, Vakit, Tasvir-i Efkâr ve Yeni Gün gibi gazeteler sansüre rağmen Millî Mücadele’yi destekleyen yayınlar yapmaya devam eder. Kayıkçılar, hamallar, demiryolcular, memurlar ve kadınlar görünmeyen bir direniş ağının parçasıdır. İstanbul’un üstündeki yabancı bayrakların altında Ankara’ya uzanan gizli yollar yatmaktadır.

ART ARDA GELEN ZAFER HABERLERİ
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla işgalcilerin hesabı bozulur. İnönü zaferleri, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz, yalnız Anadolu’daki cepheleri değil, İstanbul’un havasını da değiştirir. Türk ordusu 9 Eylül 1922’de İzmir’e girince de işgal kuvvetleri için geri sayım başlar. İzmir’in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal, İstanbul’u kurtarmak için Türk birliklerine İngiliz ve Fransız işgalindeki Çanakkale’ye hareket etmeleri emrini verir. İşgal güçleri İstanbul’da daha fazla kalamayacaklarının farkındadır. Mudanya Ateşkes Antlaşması ve ardından 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, askeri zaferi siyasi ve hukuki sonuca ulaştırır.

ŞÜKRÜ NAİLİ PAŞA’NIN İSTANBUL’A GİRİŞİ
2 Ekim 1923’te son İtilaf birliği de İstanbul’dan ayrılır. Dört yıl on ay evvel Boğaz’a güç gösterisi yaparak giren gemiler, İstanbul’u gerçek sahiplerine bırakarak çekilmeye başlar. Dört gün sonra, 6 Ekim’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki Üçüncü Kolordu şehre girer. Türk bayraklarıyla donatılan İstanbul’da halk, askerleri alkışlar, çiçekler ve gözyaşlarıyla karşılar.
İşgalciler, karşılarında yenilgiyi kader saymayan, bağımsızlığı karakteri haline getirmiş bir milleti hesap edememiştir. Limanları tutmuş, Meclis’i basmış, gazeteleri susturmuş fakat bir milletin özgürlüğe olan inancını teslim alamamışlardır. İstanbul’un kurtuluşu, cephede savaşan askerle şehirde direnen, vatanına sahip çıkan bir milletin ortak zaferidir.
Ve nihayet Büyük Kurtarıcının öngörüsü doğru çıkmıştır.
“Düşman geldikleri gibi gitmiştir.”
‘Kirpi’ yazarla Mustafa Kemal arasındaki telgraf savaşıGündem