NÜKET AŞKIN
Vali : Stergiadis,
Belediye Başk. : Krionas
Müdürler :
Adliye : Tomas,
İçişleri : Skarpetis,
Eğitim : Kapetanikis,
Maliye : Samarakis,
Sağlık : Ksinopulos,
Liman : Onencatos,
Gümrük : Piangos,
Posta : Kiriakos,
Polis : Nikiforakis,
Sansür : Rodas,
Tahmin ettiğiniz gibi bu isimler bir şehrin yöneticilerine ait.
Ama şunda yanılıyorsunuz.
O şehir Atina değil, o şehir Yunanistan’a ait bir şehir hiç değil.
Peki ya neresi?
Cevabı duymaya hazır mısınız?
O şehir İZMİR. Gözlüklerinizi aramayın. Bir daha bir daha da okusanız bu isimler değişmeyecek. Bir kez daha üzerine basa basa söylüyorum.
Bu isimler 15 Mayıs 1919’da işgale uğrayan güzel İzmir’imizin yöneticileri.
Ve bu yöneticiler üç yıldan fazla İzmirli’ye zulmetti.
Yüreğiniz elverecekse size bir bilgi daha vereyim.
Düşmanın giderken ateşe verdiği güzel şehrin güzel insanları yangını söndürmeye çalışırken, askerler büyüyen yangınla mücadele ederken Yüzbaşı İhsan’ın sözlerine birlikte kulak verelim:
“12 Eylül akşam üzeri, Basmane civarında evler ateşe verilmeye başlandı. O günkü ateş süratle söndürüldü. Ertesi gün yine vazifeme devam ederken Basmane ve Çayırlıbahçenin müteaddit (birçok) yerlerinde - şimdi İzmir Fuarının kurulduğu yer - ateş zuhur etti. O zamanki itfaiyenin mürettebatı Rum sigorta şirketlerine ait bulunduğundan dağılmıştı ve yangının asker tarafından söndürülmesine çalışılıyordu.”
O büyük İzmir yangınında şehrin itfaiye örgütünün başında kim var peki?
Sırp asıllı Avusturya vatandaşı Paul Grescowich.
Hani nerede bizim Ahmet’imiz, Mehmet’imiz, Hasan’ımız, Hüseyin’imiz?
Canınız nasıl da yandı, yüreğiniz nasıl da kabardı değil mi?
Benim de…
Peki yine soruyorum.
Kim o yanan yüreği serinletti, kim o yaraya pansuman oldu? Kim?
İşte bu sefer yanılmadınız. Son nefesimize kadar hepimizin kalbinde, gönlünde, zihninde bir mıh gibi çakılı olan o isim Gazi Mustafa Kemal ve onun kahraman ordusu.
Büyük tarihi olayların ardında çoğu zaman isimlerini bilmediğimiz kahramanlar vardır. Bugün sahip olduğumuz bağımsızlığın canla kanla ödenen bedellerini anlayabilmek, hissedebilmek ancak onların hikâyelerini bilmekle mümkün. Bileceğiz, öğreneceğiz, öğreteceğiz.
Buna mecburuz.
9 Eylül yalnızca bir yıldönümü değil, aynı zamanda bize bırakılan büyük emaneti yeniden düşündüğümüz gün olmalıdır.
9 Eylül, bağımsızlığını hayatından üstün tutanların zaferidir.
Birileri, biz bugün özgürce yaşayabilelim diye gençliğini bıraktı bu topraklara.
Birileri, annesine, eşine, çocuğuna dönemedi.
Birileri, adını bile bilmediğimiz bir tepede, bir ovada, bir yol kenarında son nefesini verdi.
Onların gelecek nesillerden istediği tek şey vardı:
Bu vatana sahip çıkmak.
Kanıksadığımız, bazen farkına varmadan öylesine yaptığımız işler var ya… İşte bayramları bu işlerden ayrı tutmamız lazım.
“Haa! Bugün de … Haftaya bayramı değil mi?”, “Bayramı var ailece İzmir’e tatile gidiyoruz.”
“… şehrinin kurtuluşuymuş bugün.”.
“Dur yolcu!” diyor ya şair.
İşte hepimiz orada bir duracağız.
Yolculuk yapacağız elbet ama önce kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi hatırlayacağız. Ondan sonra yolcu yolunda gerek diyeceğiz.
Canım İzmir’in yalnız denizinin mavisine, doğasının yeşiline, Körfezinin cazibesine kapılmayıp bu güzel şehrin taşıdığı büyük hatırayı da görelim, o kutlu zaferin duygusunu hissedelim.
Kordon’da yürürken, İzmir’e giren süvarileri hatırlamak gerek.
Hasan Tahsin’in heykeline bakıp gerçek bir kahramanı rahmetle anmak gerek.
Belkahve’de İzmir’e kavuştuğu için gözlerinden yaşlar akan askerleri hissetmek gerek.
Ve gökyüzünde dalgalanan bayrağımıza baktığımızda, onun ne fedakârlıklarla bu şehrin semalarında yükseldiğini unutmamak gerek.
Çünkü 9 Eylül, yalnızca bir şehrin kurtulduğu gün değil; bir milletin, kendi kaderini başkalarının yazmasına izin vermeyeceğini gösterdiği gündür.
Bize bir kez daha “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” gerçeğini hatırlatan gündür.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Kurtuluş Savaşımızın tüm kahramanlarını, İzmir’e ilk giren süvarilerimizi ve bu toprakları vatan yapan tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.
O büyük zaferin üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, İzmir’in semalarında aynı ses yankılanacaktır:
“Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa,
Adın yazılacak mücevher taşa!”
SÜVARİ MÜFREZESİ KUMANDANI YÜZBAŞI ŞERAFEDDİN BEY ANLATIYOR:
“8 Eylül saat 11.00’de Manisa önlerine geldiğimizde manzara feciydi. Her yer alevler altında, sokaklar şehitlerle dolu, eşyalar yağmalanmıştı. Düşmandan kurtulabilenler bağlara, derelere kaçmıştı. Bizi gören düşman ateş etmeye başlamıştı. Bornova’nın şark sırtlarında mevki almış düşman kuvvetleriyle muharebeye tutuştuk. Eylülün dokuzuncu günü sabahleyin Sabuncu boğazından çıkar çıkmaz bütün ihtişamıyle İzmir’i gördük. Senelerden beri derin bir tahassürle (derin özlem) özlediğimiz İzmir, gözümüzün önünde idi. Nihayet ona kavuşacaktık. Gözlerimiz sevinç yaşlarıyla dolmuştu. Bütün sür’atimizle İzmir’e doğru koşuyorduk.
Bornova’nın şimalî garbî (kuzey batı) sırtlarında düşman ateşine maruz kaldık. Üçüncü bölük kumandanı İskender Beyle beraber dürbünle tarassut ettik (gözetledik). Sokak aralarından geçerken bizi müthiş bir ateş karşıladı. Atım yaralanmış ve bilâhare ölmüştü.

DÜŞMANDA KUVVEİ MANEVİYE KALMAMIŞTI
“Bornova’nın bağları ve bahçeleri arasından süvarilerimizin üzerine ateş ediliyordu. Mukabele etmediğimiz gibi ehemmiyet vermeye bile lüzum görmedik. Yürürken düşman efradının ellerinde silah olduğu halde ne yapacaklarını şaşırdıklarını, şuraya buraya kaçıştıklarını, evlerin, duvarların arkasına saklanmaya çalıştıklarını görüyorduk. Bir tanesinin bile bir tek silâh atamaması düşman kuvvei maneviyesinin ne kadar düşkün olduğunu göstermeye kâfi idi. Yunan askerlerinden biri bile bir avuç Türk süvarisine bir kurşun atmaya cesaret gösteremiyordu.”
İZMİR KAPILARINDA VERDİĞİMİZ İLK ŞEHİTLER
“Mersinli’yi geçtikten sonra Tuzakoğlu fabrikasının önüne geldiğimizde üzerimize ateş açıldı. Müfrezemizin önünde sekiz kahraman neferden dördü şehit oldu. Müfrezemiz şehitlerimize fatiha okuyarak teessürle yoluna devam etti.. Artık buradan itibaren şehre epeyce yaklaşmış bulunuyorduk. Punta istasyonunun köşesine geldiğimiz zaman bir İngiliz amiraline tesadüf ettik. Yanında yaveri ve bir de bahriye müfrezesi vardı. Atıf Bey bunlarla konuşmak üzere orada kaldı.”
TÜRK ASKERİ, DÜŞMANIN SİLAHINI DENİZE ATTIRIYORDU
Evlere Türk bayrakları asılmıştı. Pencerelerden, sokaklardan halk askerlerimizi alkışlıyor, hayret ve takdirle temaşa ediyorlardı. Kordonboyunda müsellâh (silahlanmış) Yunan efrat ve zabitanına külliyetle (bol miktarda) tesadüf ediyorduk. Fakat bunları esir etmek için geçirilecek vaktimiz yoktu. İzmir’deki kardeşlerimizi kurtarmak lâzımdı.
Elleri silahlarla dolu olan binlerce düşmanın arasından bilâperva (korkusuzca) geçip giden Türk askerinin cesaret ve kahramanlıkları tasvir edilemiyecek kadar yüksek bir levha (görünüm) teşkil etmektedir. Kordonda, İngiliz, Fransız, Amerikan ve İtalyan bahriye müfrezelerine tesadüf ediyorduk. Müfrezemiz yürürken rastgeldiği Yunan efrat ve zabitana silahlarını denize attırıyordu. Pasaport dairesinin önünde müsellâh (silahlı) bir sivile tesadüf ederek silahını atmasını ihtar ettim. O vakte kadar herkes silahını attığı halde bu adam atmadı ve elindeki bombayı üzerime atarak atımı öldürdü ve beni iki yerimden yaraladı. Kendimi kılıçla müdafaa etmeme, bombanın sür’atle infilâkı mâni olmuştu. Mütecaviz de (saldırgan) rıhtımdaki muhacirlerin arasına karışarak kaybolmuştu.
HÜKÜMET KONAĞINA SANCAĞIMIZIN ÇEKİLMESİ
Yürüyüşümüze tekrar devam ederek gümrük önünde ağlayarak bizi karşılayan bir Türk çocuğunun delâletiyle (işaretiyle) hükümet konağına vâsıl olduk (ulaştık). Bu esnada, kadın, erkek, çocuk, binlerce halk ağlaşarak, sevinerek hükümete geliyorlar, askerlerimize, kumandanlarımıza dualar ediyorlardı.
Ahali tarafından güzel bir Türk sancağı getirilmişti. Hükümetin üstünde asılı olan Yunan bayrağını indirdik, yerine şanlı sancağımızı halkın, bitmek tükenmek bilmeyen alkışları arasında çektik ve dalgalandırdık.
Bir müddet sonra Fırka Kumandanımız Zeki Beyle Kolordu Kumandanımız Fahreddin Paşa teşrif buyurdular. Abdülhalim Efendi isminde yaşlı bir memur muvakkaten (geçici) Vali tâyin edildi. Ordumuz tarihî vazifesini yüksek bir şerefle hitama erdirmiş (tamamlamış) oluyordu.
YÜZBAŞI İHSAN HEKİMOĞLU ANLATIYOR:
“8 Eylül’ü 9 Eylül’e bağlayan akşam ezandan sonra derhal harekete geçildi. Mütemadiyen kaçmakta olan düşmanla karşı karşıya gelmek imkânı hâsıl olamıyordu. Bu yürüyüş esnasında içimizdekiler arasında şöyle konuşanlar vardı:
‘Herhangi bir yerde düşmanla karşılaşsak da muharebe ile istirahat etmiş olsak!’ (savaşarak dinlensek)
Öyle gidiyorduk ki, yemek yemeğe dahi vakit bulamıyorduk. Atlarımızın yem yemeden bu yürüyüşe nasıl tahammül ettiklerini hayretle karşılıyorduk. Hele bizim halimizi hiç sormayın. Atların üzerinde kaba etlerimiz yara olmuştu. Fakat buna aldırış eden tek Türk askeri yoktu. Heyecan içinde bir an evvel İzmir’e kavuşmak istiyorduk.
TÜRK ASKERİ ÜNİFORMASI GİYEN DÜŞMAN ASKERLERİ
“İzmir’e yerleşmeden düşmandan yağmacılar türedi. Bunlar Türk evlerini yağmalıyordu. Bu yağmaları önlemeye memur edildim. Otomobille bir sokak içine girecekken bir Türk kızı “Evimizi Türk askerleri yağma ediyorlar! dedi. Derhal kızı evlerine götürdüm. İçeride hakikaten bir kaç Türk askeri var! Biri bana ateş etti. Tabancamı çekerek (çünkü bu gibi ahvalde vur emri almıştım) ben de ateş ettim. Onun attığı kurşun sağ kolumu sıyırdı. Benim kurşun ise askeri cansız yere serdi. Bir de ne görelim, bunlar Türk askeri kıyafetine girmiş düşman askerleriydi. Ev halkı, “Aman içeriye fazla yürümeyin bomba atarlar!” diye bağrıştı. Bomba denilen torbayı elime alıp baktım ki çaldıkları gümüş çatal ve kaşıklar torbadaydı.”
CEPTEKİ FOTOĞRAFLA GELEN MÜJDE
Gazi, İzmir’e girdiğinde Armutlu Köyünden geçerken ahalinin yanık bakraçlar, kırık testilerle askere su verdiğini görür ve otomobilini durdurup iner. Yaşlı bir adam birden kalabalığın içinden koşarak yanına gelir. Gazi’nin yüzüne uzun uzun bakan köylü, elini koynuna sokup çıkardığı bir kartpostalı avucunun içinde saklayarak işaret parmağıyla Paşa’yı işaret eder ve bağırmaya başlar:
“Bu sensin! Bu Mustafa Kemal’dir!”
Bunu işitenler ellerindeki testileri, bakraçları atarak otomobilin etrafını sarar. Paşanın kalpağını, elini, omzunu gözyaşlarıyla öper, bir yandan da “Yaşa Paşamız! Namusumuzu, hayatımızı kurtardın. Hepimiz sana kurban olalım!” diye
haykırır.
YUNAN BAYRAĞINA SAYGI
Mustafa Kemal, Karşıyaka’da kalacağı eve geldiğinde kapı önüne bir Yunan bayrağı serilmiştir ve Paşa’nın üzerine basarak geçmesi beklenir. “Yunan Kralı bayrağımızı basarak bu eve girdi. Bu hak sizin. O günkü lekeyi silin.” diye ağlaşanlar vardır. Halkın sakinleşmesini isteyen Gazi, “O kişi geçmişte yanılmış. Bir milletin geleceğinin sembolü bayrak çiğnenmez. Onun yaptığı hatayı tekrar etmem. O bayrağı hemen yerden kaldırın.” diyerek bu isteği geri çevirir.
EMİR TİMUR’UN KILICI İZMİR FATİHİNİN OLDU
Sakarya Meydan Muharebesi zaferi, sınırlar ötesinde Anadolu’ya destek verenler tarafından da coşkuyla karşılanır. O dönemki Sovyetler Birliği içerisinde yer alan Buhara Cumhuriyeti’nden bir heyet Gazi Paşa’yı ziyaret eder. Heyet beraberinde bir sandık getirmiştir. Sandıktan üç adet pırıl pırıl kılıç çıkar. Bu kılıçlardan birisi İzmir’i Türk toprağı yapan Emir Timur’a aittir. Diğer ikisini Buharalı ustalar yapmıştır. Heyette bulunan Recep Bey, ‘Zamanında Timur, bu kılıçla İzmir’i Türk yaptı. Şimdi yine bu kılıç İzmir’i Türk yapacaktır’ der. Kılıçlardan birisi Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri İsmet Paşa’ya verilir. Timur’a ait üçüncü kılıç ise işgal altındaki İzmir’e ilk girecek fatihe verilecektir. Gazi Paşa da “Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirecek, bu Kitap-ı Mukaddesi millete, kutsal kılıcı da İzmir fatihine teslim edeceğim” der.
Nihayet Gazi Paşa, İzmir’de göndere Türk bayrağını çeken Şerafettin Yüzbaşı’ya 15 Eylül’de törenle İstiklal Madalyası ve binbaşılık rütbesiyle birlikte Emir Timur’un kılıcını armağan eder.