MEMDUH BAYRAKTAROĞLU / NEFES
Tarık Çelenk, 8 Mart 1961 tarihinde Erzurum’da dünyaya geldi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Elektrik Fakültesi Enerji Bölümü’nden mezun olduktan sonra Elektrik mühendisi olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığında göreve başladı, 1999’da binbaşı rütbesiyle emekli oldu. Türkiye’nin temel sorunu olarak gördüğü sosyolojik kutuplaşmanın temelinde yatan sebepleri araştırdı. Bulduğu sorunların çözümüne yönelik kitapları, TV söyleşileri ve köşe yazılarıyla hayatına devam ediyor. Çelenk’e “Sevgili Tarık, ne olacak bu ülkenin hâli?” diye sorduk. İşte aldığımız yanıtlar:
KÖYLÜLÜK BİTMEDİ
“Sorunun özü, ülkenin insan kaynağı ve tarihsel yüksek potansiyeline rağmen, olması gereken yerde hâlâ olamayışıdır. Bu ülke ne Ürdün’dür ne Yunanistan. Türkiye, ABD veya AB düzeyinde ülkelerde üst düzey yönetim kademelerinde görev alabilecek insan kaynağına sahip; ancak sistem, bu insan kaynağına şans tanımıyor. Ülkenin nitelik ve görgü bakımından sorunlu kesimlerinin siyaset ve ekonomide belirleyici konumda olması sorunun bir diğer sebebidir. Muhafazakâr kesim, kendi içinden nitelikli elitini üretemiyor. Seküler kesimin elitleri ise nitelik açısından güçlü olsa da ciddi bir iletişim problemi yaşıyor. Ne yazık ki bizdeki burjuva ve aristokrasi, köylülükten çıkamamış siyasi ve girişimci sınıfla kültür, sanat ve ortak değer geçişkenliğini yaratamadı. Bu duruma zaten ‘kutuplaşma’ diyoruz.
BENİMSEYEMEDİLER
Kutuplaşmayı 1908’deki II. Meşrutiyet Devrimi’ne kadar götürebiliriz. Anadolu taşrası, Abdülhamit’in devrilmesini ve ardından gelen İttihatçı iktidarı hiçbir zaman içselleştiremedi. Açıkçası bu mahalle Cumhuriyet devrimlerini de tam anlamıyla benimsemedi. Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve AK Parti aracılığıyla bu süreçle hep dolaylı yollardan hesaplaştı. Aslında sağ ve sol “mahalle”ler artık işlerin bu şekilde kutuplaşarak gitmeyeceğini fark etmiş durumda. Ancak cephe siyaseti bu durumdan memnun kalmayacaktır.
ÖNCE BÜROKRASİ
Bugün yaşadığımız sorunları yalnızca Erdoğanizme bağlamak, işin derinliğine indikçe eksik kalacaktır. 500 yıllık tarihimiz, bugünün çeşitli örnekleriyle birlikte değerlendirildiğinde, örneğin “rüşvet” artık adeta millî sporumuz hâline gelmiş durumda. Sorunun temelinde bir ideolojiden çok, bir metodoloji eksikliği yatıyor. Tüm bunları ifade ederken, bu ülkenin son 200 yıllık değişmez hedefi olan anayasal düzen ve hukukun üstünlüğü sürecinin yaşamsal önemini bir kez daha hatırlatmak isterim. Toplumdan bir değişim beklemeden önce, “derin devlet” bürokrasisinin ve tarihsel zihniyetin dönüşmesi gerektiğini düşünüyorum.