İlk 11'ler açıklandığı anda, maçın hikayesi de yazıldı.
İsmail Kartal, Ankara'ya yarım yürekle gitti. Niyeti anlaşılırdı. Önünde Şampiyonlar Ligi play-off'unda Lyon maçı var. Bacakların bir yere kadar dayandığını hoca herkesten iyi bilir. Ama futbolun terazisi teknik adamın niyetini tartmaz. Sahaya çıkan 11'in isteğini tartar. Dün akşam terazi bunu yaptı.
İlk yarım saat Fenerbahçe'nindi. Levent Mercan sol kanadı bir uçtan öbür uca kendi bahçesi gibi kullandı, pasını Talisca tamamladı. Skor açıldı ve takım o anda tuhaf bir rehavete gömüldü. İşini bitirdiğini sanıp ceketini alan, çıkarken ocağın altını kapatmayı unutan bir ev hali. Kimse kokuyu almadı.
♦♦♦♦♦
Gençlerbirliği oyuna yüklendiği dakikalarda ise mutfağa girdi. Ake, üç rakibin ortasında duran Guendouzi'ye pası verdi. Guendouzi topu kaptırdı, beraberlik geldi. Yangın, her zaman olduğu gibi ihmalin olduğu yerden çıktı.
Devre arası, bir teknik adamın elindeki en ucuz tamir takımıdır. Kartal onu açmadı bile. Aynı 11, aynı gevşeklik, aynı yokuş. Gençlerbirliği'nin ikinci golün başında bu sefer diğer stoper vardı. Skriniar'ın yanlış adrese yolladığı pas, Gençlerbirliği'nin atağına dönüştü.
İki stoper, iki hata, iki gol. Maçı 2-1 kaybeden Fenerbahçe'nin 90 dakikada kalesine gelen isabetli şut sayısı üç!
♦♦♦♦♦
Fenerbahçe'nin rakip kaleye çektiği şut sayısı 27. Yedi net fırsat, direklere çarpıp dönen toplar, sonunda hanenin altında koca bir sıfır. Bu tabloya bakıp "şanssızlık" demek kolay. Ama şanssızlık değil. İlk düğme yanlış iliklendiğinde gömleğin geri kalanı ne yapsa boş.
Sonra meşhur hamle geldi. Lyon için saklanan oyuncular, ikinci golü yedikten sonra sahaya sürüldü. Ne dinlenebildiler ne maçı kurtarabildiler. Greenwood, Kante ve Kerem ilk 11'de başlasa, maç ilk 45 dakikada koparılsa ve sonra kenara alınsalardı, bacaklarında bu kadar yorgunluk kalmayacaktı.
Girdikten sonra Kante'nin ve Greenwood'un oyuna kattığı ağırlık ortada. Üstüne sezonun ilk maçında kaybedilen puanın kafalarda bırakacağı çöküntüyü de ekleyin. Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak dedikleri, bu olsa gerek.
♦♦♦♦♦
Merak ettiğim ayrı bir mesele var. Hangi hesap, hangi rapor, İrfan Can Kahveci'yle ve Oğuz Aydın'la Ankara'dan galibiyet çıkacağını fısıldadı İsmail hocanın kulağına? Kahveci artık Türkiye Kupası futbolcusudur. Üçüncü lig takımı karşısında sizi sırtında taşır.
Ağustosta Ankara başka bir iş. Her teknik adamın gönlünde yeri ayrı bir oyuncusu olur, olsun. Ama gönül kadro kağıdına karışmaya başladığında faturanın bedeli ağır olur. Mesela, suratına bile bakmadığın Dorgeles Nene'nin günahı ne? İsmail hocam, bu rüyadan uyanmalısın!
♦♦♦♦♦
Gecenin küçük ironisini de kayda geçirelim. İki gün önce Fenerbahçe kapısından çıkan İrfan Can Eğribayat, Gençlerbirliği kalesinde kariyerinin maçını oynadı. Yedi fırsattan belki birinde, belki ikisinde gerçekten büyük bir müdahalesi vardı, gerisi üstüne giden toplardı.
Yine de üçüncü kalecinizle çıktığınız maçta sahanın en parlak adamı, iki gün önce rakibe verdiğiniz kaleciyse, kadro kurmayı bırakıp bir süre aynanın karşısında durmak gerekir.
♦♦♦♦♦
Maçı bir kenara koyalım.
Dün akşamın en ağır görüntüsü skor tabelasında değildi. Gençlerbirliği tribününde oturan küçücük bir çocuğun sırtından Fenerbahçe forması çıkarttırıldı. El kadar çocuk.
Bir kumaş parçasından ürken adamın derdi futbol değildir, o derdin adını burada anmaya bile değmez.
Ama asıl mesele şu. Oraya polisin yetişmesi gerekmiyordu. Yanı başında oturan, aklı ve vicdanı yerinde bir Gençlerbirliği taraftarının ayağa kalkması yeterdi. Kalkan olmadı.
Biz de yerimizde oturmaya, susmaya, alışmaya devam ettik.