Ağır bir cümle değil mi?
Daha da ağırı var.
“Ben çocuğumu buz gibi metal masada gördüm, teşhis etmeye çalıştım. Bundan daha büyük acı olabilir mi?”
Yüzyıllardır tarif edilen daha büyük bir acı yok.
Ve gelmeyecek de…
Bu cümleyi kuran, bir baba.
Rıfat Doğan.
Kartalkaya otel yangınında, 16 yaşındaki kızı Lalin ve 45 yaşındaki eşi Ceren Doğan’ı kaybetti.
“Benim için hayat durdu, ben hâlâ 21 Ocak’tayım. Yatarken eşinize sarılamamanın, çocuğunuzu öpememenin, soğuk yatağa girmenin acısını bilir misiniz? Ve yastığa kafa koyduğunuzda hep gözünüzde canlanıyor; ne yaptılar acaba? Gece uyuyabildiniz diyelim, sabah kalkıyorsunuz, duvara çarpıyorsunuz.”
Acısı her geçen gün katlanıyor.
“Hayata Tutunmak İçin Sebebim Yok”
“Yoklar, koca evde yoklar. Hayata tutunmak için sebebim bile yok. Eski gülüşüm yok, gülemiyorum. Kendimi gülerken yakalasam suçluluk hissediyorum. Güzel bir şey yiyince bir anda mutsuz oluyorum. Bizden hayatın rengini ve tadını aldılar. Benim soyum kurudu, bir torun sahibi olamayacağım. Yavrum gitti. Anne baba acısı da büyük ama bakın, ben yavrumun yasını tutmaktan 23 yıllık biricik eşim Ceren’in yasını bile hak ettiği gibi tutamıyorum. Bu acı tarifsiz bir acı.”
Bugün o gün.
Tam 1 yıl oldu.
Kartalkaya’daki Grand Kartal Otel’de 36’sı çocuk, 78 kişi öldü.
133 kişi yaralandı.
Ölüm göz göre göre geldi.
Bazı bedenlerde insanlık namına bir şey kalmadığını gördük.
Her gün çıkan yeni görüntülerle bizler de kahrolduk.
Sürekli tekrar edip durduk; 36’sı çocuk; 78 kişi…
78 evlat; 78 anne-baba, 78 eş-dost-akraba.
Aileler yok oldu.
Hukuki olarak gerçek anlamda mücadele verildi, veriliyor.
Başta sevdiklerini kaybeden aileler eksik.
Ve aslında hepimiz biraz eksildik…
“Nefes Alamıyoruz, Yarım Kaldık”
“O günden beri hiçbirimiz nefes alamıyoruz. Biz yarım kaldık.”
Bu cümleyi kuran ise Av. Nihan Ece Mercan Hasarpa.
24 yaşında, insanları kurtarmak için otelin içine giren ve başaran fakat kendisi kurtulamayan kahraman Alp Mercan’ın ablası.
Aynı zamanda davanın avukatlardan biri.
Mahkeme sanıklara ağırlaştırılmış müebbet verdi.
Ama biliyorsunuz son olarak; Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı, Grand Kartal Otel yangını davasında dikkat çeken bir istinaf başvurusu yaptı. Savcılık, otel sahibinin eşi, iki kızı, otel müdürü, Bolu İl Özel İdaresi’nde görevli sanıklar hakkında verilen cezayı fazla bularak kararın bozulmasını istedi. Aileler tepkili.
“Bu olası kast ve cinayet. Sistemin değişmesi, insanların sorumluluk alması ve yaptıklarının bedeli olacağını görmesini istedik. O binanın kibrit gibi yanacağını herkes biliyordu ve şunun farkındayız; biz hukuki mücadeleyi vermezsek son olmayacaktık.”
Bir avukat olarak hukuk mücadelesini en sıkı şekilde veriyor ama; bir abla olarak konuşurken defalarca yutkundu. Sessizleşti, bazen zor cümle kurdu. Acısını katlamamak adına özellikle sorularımı dikkatle sordum ama anlatmak kolay olmadı…
“Çok zor bir yıl oldu; en yakın arkadaşım, oğlum, her şeyim gitti. 2,5 yaşındaki oğlum, yas sürecinde Alp’in onu neden bırakıp kahramanlığı seçtiğini anlamaya çalışıyor.”
Geriye yaşanamayan hayatlar, hayatta ama yaşayamayan insanlar kaldı.
Peşi sıra Dilovası’ndaki patlama ve yangında 3’ü çocuk yaşta 6 kişi öldü.
Bu yalnızca ihmal, göz yumulan denetimsizlik değil; cinayet.
Beşiktaş’taki eğlence mekânında çıkan yangın ve kayıp giden hayatlar…
Vicdan ve Adalet İmtihanı
Biz resmen acılar ve travmalar ülkesiyiz.
3 yıl bitiyor; 6 Şubat, büyük deprem felaketinde 53 bin 537 can gitti.
Cenazesine hiç ulaşılamayanlar var.
Kentler yerle bir oldu; hayatlar soldu.
Hangimiz unuttuk Çorlu tren faciasını?
İhmalin can alışını…
Yıllar geçse de annelerin, babaların, evlatların “adalet çığlığını” ve bir türlü aranan adalete ulaşılamayışını…
14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi, İstanbul Kadıköy Salıpazarı’nda yaşları 18 altı olan 3 katil tarafından tasarlanarak, canavarca nasıl öldürüldü gözlerimizin önünde.
“Suça sürüklenen çocuklar” dendi; annesi, ailesi bir darbe de öyle aldı.
Yasemin Minguzzi sokaklarda ayaktaydı, evladının tahrip edilen mezarı başında sabahladı, adalet çığlıkları attı; tehditler aldı, yılmadı. Ama ne oldu?
Buna da dişimizi sıktık.
Ve son olmuyor.
İstanbul Güngören'de bir kafede 'yan baktın’ diyerek 17 yaşındaki Atlas Çağlayan öldürüldü. 15 yaşındaki bir çocuk tarafından… Ata Emre, Berkay, Alperen, Hakan… Ateş hep düştüğü yeri yakıyor.
Sokaklarda huzur yok; çocuklar güvende değil, gerçekten de çetelerin elinde suça sürükleniyorlar.
Uyuşturucu kullanımı ilkokula düştü.
Kaldırımlarda kendinden geçen evlatları görüyoruz.
Bir kadın olarak gündüz bile kalabalık olmayan noktalarda yürümeye korkuyoruz.
Çünkü kadınlar kaçırılıyor, istismar ediliyor, öldürülüyor.
Ölüm bazen de en yakınlarından geliyor.
Kadın cinayetleri kanayan yaramız; her gün tuz basılan açık yaramız.
Koruma kararları kâğıt üzerinde kalırken, duyduğunuz duymadığınız çok sayıda kadın cinayeti işleniyor.
Narin, Rojin, Elif, 9 aylık Sıla bebek, Ayşe, Pınar ve daha niceleri.
Hiç mi yoklamıyor aklınızı?
Hiç mi korkmuyorsunuz kendi evladınız için de?
Mesela siz de adaleti sorgulamıyor musunuz?
Seçilmiş belediye başkanları, partililer, avukatlar, gazeteciler, yayıncılar dört duvar arasında; kimi hasta, kimi yaşam mücadelesi veriyor.
Son afla tahliye olanlardan bazıları da ilk iş yarım bıraktıkları işi tamamladı; eşlerini öldürdüler. Gencecik kadınlar toprağa girdi, evlatları annesiz kaldı.
“Allah’ın dilsiz kulları”na yaptıklarımıza ne demeli?
Ormanı, denizi, havayı, dağı taşı jandarmayla karşı karşıya gelerek savunanlarınki yaşamaya çalışma mücadelesi değil mi?
Travmalar Ülkesinde Yaşamak
Peki ya işsizlik…
Enflasyon cayır cayır yakıyor haneleri.
Bir kesim market rafına, pazar tezgâhına uzanamıyor; kasabın kapısından geçemiyor, yarı aç yarı tok yaşıyor.
Kirayı ödeyemeyen soğukta sokakta.
3 kuruş maaşa sömürü var, kimsenin sesi çıkmıyor.
Parayı bulmak isteyen sanal kumar çukuruna düştü.
Gençler iş bulamayınca şans oyunlarına, kumara yöneldi.
Psikolojiler yerle yeksan…
Kimi de sosyal medyada teşhircilik yaparak geçim sağlar oldu.
Başkası adına utanmak bile bir travma.
Eğitim…
Staj adı altında; MESEM şemsiyesi altında çocuklarımız ölüyor.
Eğitim sistemi delik deşik.
Öğretmenler açlık sınırında yaşıyor.
Öğrenciler karanlıkta okula gidip ilk ders uyuyor, ikinci ders açlıktan ağlıyor.
Temiz su, el sabunu bile yok pek çok okulda.
Akran zorbalığı can alıyor.
Öğretmen öğrencisini dövüyor, öğrenci öğretmeni tartaklıyor.
Ne bekliyoruz bu sistemden, ne umuyoruz?
Ya sağlık…
Hasta bebeklerin ilacını bağışlarla toplamaya çalışıyoruz.
Tedavi olabilmek için kredi kartlarına abanıyoruz.
Övündükçe övündüğümüz sistemde de şiddet var.
Hasta yakınları doktorlara saldırıyor.
Doktor, hastanın yüzüne bakmadan “bugün git, yarın gel” diyor.
Zaten “varsın gidiyorlarsa gitsinler” dedikten sonra pek de kalifiye doktor, uzman kalmadı memlekette.
Yastığa kafanızı koyduğunuzda hiç mi düşünmüyorsunuz bunları?
Biliyorum.
Çevremden görüyorum, okuyucularımla mesajlaşıyoruz; hepimizin var bir travması.
Gülmüyoruz.
Bir gün eğlensek ertesi gün yine karalar bağlıyoruz.
Ailemiz dışında kimseye güvenemiyoruz.
Gelecek kaygısı kalpleri tekletiyor.
Tüm bunları, yani koca koca acıları; dişlerimizi sıkarak göğüslüyoruz.
Uyuyamıyoruz.
Uyku tutmuyor.
Çünkü hepimiz ağır psikolojik travmanın ortasındayız.
Psikiyatride adı “ikincil travma”, yani “tanıklığın travması…”
Coğrafya mı kader?
Çağ mı kötü?
Biz mi?
İçinden çıkmak zor.
Farkındalığın Ağır Yükü: İkincil Travma
‘İnsan’ olabilmenin ağır yükünü; nasıl başa çıkmamız gerektiğini Uzman Klinik Psikolog Yasemin Meriç Kazdal anlattı.
“Bağış, felaketler, yaşanan krizler gibi her durumun ve olayın o an için her ne kadar etkisini deneyimlemiyor olsak da zaman içinde zihin, yaşadığı dünyayı tamamen bu olaylara ve sosyal medyadaki yansımalarına göre algılamaya başlayabiliyor. Birey, her anı nedenini bildiği veya bilmediği bir kaygı ve korkuyla yaşamaya, güvensiz hissetmeye, hayattan keyif alamamaya başlıyor.”
Bazen, mutlu olmak bile mutsuz hissettiriyor…
“Hayattan keyif alınan anlarda da bilinçdışında yer alan umutsuzlukla ve krizlerle birlikte çaresizlik, suçluluk gibi duygular deneyimleniyor.”
Peki, ne yapmalıyız? Görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek kaçmak çözüm mü?
“Yaşadığımız dünyanın bilincinde olmak açısından düzenli haber takibi yapılmasını gerekli buluyorum. Ancak burada kritik olan nokta, bu takiplerin hangi kaynaklardan, ne sıklıkla yapıldığı.”
Gerçeklerden kaçmadan; kendimize, ruhumuza zaman ayırmak, huzur alanları yaratmak zorundayız.
Çünkü, atalarımızdan bize, bizden evlatlarımıza, torunlarımıza kalacak travmalarımızı besleyip büyütmemeliyiz.
Her yeni gün, yeni bir umut.
Umudumuzun yeşerdiği, serpildiği günler ümidi ile…