Bu yer küre üzerinde iki çeyrek asır devirdim ve üçüncüden de üç yıl yaşadım.

Benimle yaşıt insanlar bilir “mutemet” sözcüğünün anlamını.

Devlette vardı mutemet.

“Kendisine güvenilen, inanılan kimse” anlamına geliyor.

Bu nedenle de resmi dairelerde de özel şirketlerde de nakit paranın teslim edildiği güvenilir kişilere “mutemet” deniyor.

***

Ortaokul ve lisede her ayın başında gözümüz kulağımız okulumuzun mutemedindeydi. Bizleri çağırmaya başladığında dünyalar bizim olurdu.

Çünkü devletimiz, parasız yatılı öğrencilerine her ay cep harçlığı verirdi.

Bir müdür yardımcısının odasında masaya kurulur, yanına da siyah James Bond çantasını üst kapağı açık vaziyette koyardı.

Odanın önünde uzun bir sıra oluştururduk. Kapının önüne gelenlerin tek gündemi o çanta olurdu. Bakarken hepimizin gözleri fal taşı gibi açılırdı.

O çantadaki paralarla neler yapılabileceği küçük hayallerimize dahi sığmazdı.

Ben nedense hep müzik seti ve halka tatlısı alma hayali kurardım ve bütün arkadaşlarımı kendime güldürürdüm.

İçeri giren öğrenci, mutemedin önünde ayakta durur adını söylerdi.

Mutemet, yakın gözlükleri burnunun ucunda, elindeki kalemi aşağı kaydırarak önündeki uzun defterde o ismi arardı. Bulunca da ismin yanına bir ucu olmayan sonsuz işareti gibi bir işaret koyardı ve o işaretin önüne imza atılmasını isterdi.

Öğrenci imza atarken mutemet hiç üşenmeden parayı sayar, kuruşu kuruşuna sahibine teslim ederdi.

En çok kullandığı cümle “hak geçmesin” olurdu.

Bazen üç çocuğun ayrı ayrı alması gereken bozuklukları bir bütün parayla ödemek zorunda kalır, çocuklara “gidin eşit bölüşün, birbirinize hak geçmesin” diye arkadan bağırırdı.

Kâğıt paraları katlayıp cebine koyan, elinde kalan bozukluklarla kantinin yolunu tutardı. İkinci büyük sıra da kantin önünde olurdu.

Mutemet günü aynı zamanda kantin gününe dönüşürdü.

Halka tatlısı o gün erkenden biterdi.

Bir başka etkinlik de öğrenciler arasındaki alacak vereceklerin kapatılması olurdu.

***

Hafızalarımda yer etmiş başka bir mutemet görüntüsü daha var.

O da ilkokul yıllarımdan.

Merhum babam, bazı ay başlarında maaşını almaya giderken bizleri de götürürdü.

İlçede çalışan öğretmenlerin de ayrı bir mutemedi vardı.

Onun paraları James Bond tarzı çantada değil, devasa bir çelik kasadaydı.

O mutemetle ilgili en çok aklımızda kalan da o çelik kasaydı.

Kaç kilo olduğunu hep merak ederdik.

TRT Pazar kuşağında izlediğimiz kovboy filmlerindeki banka soygunlarında havaya uçurulan çelik kasa kapaklarını düşünür, gördüğümüz kasaya bakardık. Üstüne de “Film icabı patlıyordur. Bu kalınlıkta kapağı patlatarak da açamaz insan” gibi yorumlar yapardık.

Öğretmenlerin mutemedi, bizim yatılı okuldaki mutemetten yaşlıydı. Saçları bembeyazdı. Bıyıkları o kokusunu hiç unutmadığım birinci sigarasından sararmıştı.

Onun da uzun bir defteri vardı.

Elindeki kalın tahta cetveli defterin satırları üzerinde aşağı doğru kaydırarak ismi bulurdu.

O öğretmenleri tanıdığı için isim söylenmesini beklemezdi.

“Hocam hoş geldin” diye söze girerdi.

Bir taraftan sohbet ederlerdi bir taraftan para işlerini hallederdi.

Aylığın küsuratına sıra geldi mi mutemet tarafından muhatap alınırdık.

“Hadi çocuklar iyisiniz, harçlıklar çıktı...” diye gülerdi.

İki mutemedin de ortak cümlesiydi “Hak geçmesin.”

Bazen öğretmenler çıkışmayan küsuratlar için “Abi üç kuruşun lafı mı olur” diyecek olurdu. Mutemet lafı yapıştırırdı: “Hak geçmesin hocam...”

***

Sigara dumanı ve çay kokusundan ibaret o manzara, aklımda yıllarca “devlet dairesi” kavramını temsil etti.

“Hak geçmesin” diyen o mutemetler ise (kendisine güvenilen, inanılan) devleti...

Artık aylıklar banka hesabına otomatik düşüyor. Akıllı telefonumuzla anında yapıyoruz ödemeleri.

Ne aldığımızın farkındayız ne dağıttıklarımızın.

Alt alta koyup muhasebesini yapmaya dahi fırsatımız olmuyor hayatın...

Zira mutemetten sonra esnafı dolaşıp veresiye defterlerini kapatmak, kasaba uğrayıp et almak, kasaba kulübünde kaymakamla, jandarma komutanıyla, veterinerle bir masanın etrafına oturup felekten bir gece çalmak gibi alışkanlıklarımız da kalmadı.

Artık hepsi ulaşılmaz...

En kötüsü de biliyor musunuz?

“Hak geçmesin” diyecek, devleti hissettirecek inanılır, güvenilir bir mutemedimiz yok artık!