Bir şair arkadaşım var. Adı Hakkı Zariç.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdaki en aykırı arkadaşım.

Dünya üzerinde geçirdiğim ikinci 25 yılın politik ama aynı zamanda en melankolik kahramanı.

Şimdi olgunluk (üçüncü 25 yıl) dönemimizin başlarındayız ve bizim için hasat zamanı. Edebiyat, şiir, sanat, tarihle dolu sohbetler.

“Kelimelerin efendisi” diyorum ben ona. Arkadaş sohbetlerimizin isyankarı.

Şair arkadaşları ise (nedense) “Zariç” diyor kendisine. Çok karizmatik duruyor.

Ancak ben gülümsüyorum bu duruma...

Çünkü “sorunlu bir durumun iyi bir sonuç verdiği” komik bir hikayesi var.

***

Bizim büyüdüğümüz topraklarda ailelere soyadları dağıtılırken nüfus memurlarının gazabına uğramışız.

Bazı köylerimizde, mesela eski adı Bendivan olan Kayalık köyünde “U” harfiyle başlayan soyadları vermişler.

Ukşal, Urlunç, Uray, Uçum...

(Uçum soyadı size tanıdık gelebilir. Cumhurbaşkanı’nın danışmanı Mehmet Uçum’un ailesinin köyünden söz ediyorum.)

Benim soyadımın Zeyrek olmasından da tahmin edebileceğiniz üzere, ilçenin önemli bir bölümünün soyadı da “Z” harfiyle başlamış.

Zeyrek, Zeybek, Zeybey, Zerman, Zinderen, Zariç, Zaman, Zengi, Zengül...

Memurlar ne anlama geliyor, hatta bir anlamı var mı diye bakmadan önlerine gelene rastgele vermiş bu soyadları.

Bir kısım ailelerin soyadları da “Y” ile başlıyor.

Yasavur, Yassıboğa, Yağışan, Yahşi, Yaşin, Yağbasan...

Kimse itiraz edememiş. Kimse “bunun anlamı ne” diye soramamış. Herkes almış nüfus cüzdanını ve (el mahkum) hayatına bakmış.

***

Arkadaş toplantılarımızda sohbetler uzadığında, birbirinin aynı olan derin siyasi konulara girdiğimizde Hakkı devreye girer ve “Çok sıkıcısınız, bi susun” der.

O an hepimiz susarız. Birbirimize bakarız ve gülüşmeye başlarız.

Güzel konulara döneriz.

Ben de bu sabah gazete okurken sevgili Hakkı’ya “Çok sıkıcısınız, bi susun” dedirten o duyguyu yaşadım.

Adalet Bakanlığının CHP’yi bitirmek için yaptıklarını, iktidarın iktidarda daha fazla kalmak için başvurduğu yolları, Mehmet Şimşek’in başarısızlığını saklamak için kurduğu cümleleri, geçim derdini sonuna kadar yaşayan halkımızın hakkını hukukunu savunmak yerine iktidarın yarattığı yapay gündemlere takılmasını düşündüm.

Bizzat iktidar tarafından yaratılan yüksek gerilimin, kutuplaşmanın bu cennet ülkede bizlere bir huzur vermediği gerçeğini anımsayınca içim şişti.

***

Bu duygularla, Hakkı gibi “çok sıkıcısınız, bi susun” demek, elimdeki gazeteyi bir kenara atmak, haber kanalı açık olan televizyonu kapatmak geldi içimden.

Yaptım da...

Sonra ne yaptım biliyor musunuz?

Vivaldi’nin “Dört Mevsim” adlı eserinden “bahar” bölümünü açtım ve doğduğumuz toprakların hayalini kurmaya başladım.

Dağlarına bahar gelmiştir şimdi memleketimin.

İklim değişmiş, Akdeniz olmuştur.

İncilipınar Köyü’nün sırtları geldi gözümün önüne nedense. Oraya ışınlandım.

Biraz yukarıda Kısır dağının eteklerine tutturulmuş dantel desenler gibi duran yaylamız var.

İncilipınarlılara ait buğday, arpa tarlalarında yemlik, gımı, kuş ekmeği topluyoruz.

Ben bir taraftan ağzıma atıyorum, diğer taraftan çıkınımı dolduruyorum.

O kadar çok çiçek, o kadar çok renk, o kadar güzel kokular var ki başımızı döndürüyor.

Bir yabani arı vızıldayarak o çiçek senin, bu çiçek benim dolanıyor.

Kelebeklerin renk cümbüşü çiçeklerle yarışıyor.

***

O da ne?

İncilipınarlı gençler Kürtçe bir şeyler diyerek bize doğru koşuyor. Ellerinde koca koca değnekler var.

İlk duyulan kelimelerin küfür olduğunu anlayınca birbirimize “kaçın” diye bağırıyoruz.

Tabii ki kaçacağız. Onların tarlalarındayız neticede. Kuş ekmeği toplayacağız diye -ne kadar dikkat etsek de- adamların arpalarını buğdaylarını eziyoruz. Buğday demek ekmek demek. Arpa demek yem demek, hayvanların kışlığı demek...

Neyse ki kaçmayı başarıyoruz. Su gözesinin başında oturup buz gibi suyla elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. O sırada başka arkadaşlarımız da orada. Kimi şekerli taze kaymak doldurdukları elvan gazozu şişesini buz gibi su gözesine atmış, dondurma gibi olmasını bekliyor.

Kimi ilerideki koyu yeşil damarda topladığı mantarları ayıklayıp yıkıyor. Biri de suyu bulandırmasınlar diye etraftaki danaları ve çamura yatmış malakları uzaklaştırıyor.

Biri yer diğeri bakar kıyamet ondan kopar ya...

Biz de yemeye başladığımız kuş ekmeği, gımı ve yemliği diğer çocuklarla paylaşıyoruz (belki onlar da bize el yapımı dondurmalarından tattırır). Öyle bir yiyip öyle bir paylaşıyoruz ki çıkınımızda hiçbir şey kalmıyor.

Güya gımıyı Şamama Neneme götürüp turşu kurduracaktım. Kuş ekmeğini de kokusunu unutamadığım o muhteşem yoğurda karıştırıp yiyecektik.

Belli ki akşam yoğurtlu kuş ekmeği yerine “ola yehti...” diye başlayan sert cümlelerle fırça yiyeceğim.

Belli ki birazdan insanı mutlu eden kuş ekmeği kadar basit ama bir o kadar da büyük bir huzur veren hayalden uyanıp birbirlerine bağıran siyasetçileri dinlemeye, huzur, refah, neşe üretmek yerine sürekli yüksek gerilim üreten iktidar icraatlarını izlemeye devam edeceğim.

Hepinize mutlu bir hafta sonu diliyorum.