Mersin’deki lavaş operasyonunu hepiniz görmüşsünüzdür.
İlgili haberi okurken önce “lavaş” sözcüğünün operasyona verilen bir isim olduğunu ve asıl konunun uyuşturucu gibi bir şey olduğunu düşünmüştüm.
Sonra gerçek lavaştan söz edildiğini anlayınca da Zaytung haberi olduğu fikri aklımdan geçti. Bir nevi şaka haber yani...
Sonra detaylara nüfuz edince anladım ki haber gerçekten yazıldığı gibiymiş
Lavaş işi öyle karlı bir iş olmuş ki mafyası türemiş.
Eli silahlı birtakım adamlar, piyasada tekel olmak için rakiplerini hizaya getirmeye çalışıyormuş.
Operasyonla ilgili açıklamalarda 85 banka hesabında 10 milyar liraya el konulduğu bilgisi vardı. Bir de Türkiye’nin yaklaşık 150 milyon dolarlık lavaş ihraç ettiği...
***
Nedense haberi okurken geçmişe gittim.
Karlı bir kış gününde bizim ahırın hemen yanında ellerimle inşa ettiğim tandır damına...
Ortada yaklaşık bir metre derinliğinde bir tandırımız vardı.
Tandırın bir yanında masif ahşaptan hamur teknesi duruyordu.
İçindeki hamurun ekşiyip ekmek yapmaya hazır hale gelmesi için tekneyi öyle güzel sarıp sarmalarlardı ki...
Sanki yeni doğmuş bir bebeğin mışıl mışıl uyuduğu bir beşik.
Hamurun üzerindeki örtüler kalktığında yayılan ekşi maya kokusunun büyüleyici bir kokusu vardı.
Sırf o kukuyu içime çekmek için o an orada olmak için çaba harcardım.
Sonra bir peşgunun (tahtadan yapılmış alçak yuvarlak sofra) üzerine un serilirdi. Teknedeki hamur küçük toplar haline getirilir ve pazen bir örtünün üzerine sıra sıra dizilirdi.
O hamur toplarının adı “künde” idi. Kaç künde varsa o kadar ekmek olurdu. Lavaş kündeleri küçük, “el ekmeği” denilen pide gibi ekmeklerin kündeleri büyük olurdu.
Annem ve Şamama Nenemin o kündeleri iki kollarında ustalıkla açmasını, lavaş hamurunu rapataya serip tandırın cidarına yapıştırmasını hayranlıkla izlerdim.
Ekmek pişirme ritüelimizin bir parçası da “ekmek aşı” yapmaktı. Yuvarlak çinko bir tepsinin tam ortasına tereyağı koyardık. Tandırdan ilk çıkan el ekmeği çıktığında nenem bağırırdı: “Siniyi getirin...”
İlk çıkan ekmeği küçük parçalar halinde ve sıcak sıcak sinideki tereyağın üzerine doğrardık. Tereyağ sıcak ekmekle temas ettiğinde erirdi ve öyle bir koku çıkardı ki aç olmasanız da bütün tepsiyi mideye indirmeniz an meselesi olurdu.
***
Günün sonunda, mis gibi kokan hamurun bulunduğu tekneye artık ekmekler konulmuş olurdu. Hamurun üzerindeki örtüler bu defa ekmeklerin üzerine özenle serilirdi.
Bir çocuğun başını döndüren en büyük eylemlerden biri, eve yorgun argın ve aç geldiğinde o örtüyü kaldırıp altından çıkardığı ekmeği koparıp büyük bir iştahla yemesidir.
Kış aylarındaysanız, o tekneden aldığınız ekmeği sobanın üzerinde iki dakika çevirdiğinizde çıkan koku ve tat da cabası...
Ekmeğin saklandığı artık kiler görevi gören aralıkta, tereyağın, sarı yağın (sade yağ) konulduğu çinkolar, peynir dolu tuluklar (koyun derileri), meyve kasalarından dönüştürülerek içine saman ve yumurta konulan yeşikler, çuval çuval un, çuval çuval arpa ve buğday olurdu. Hemen dışarıda badval dolusu patates, kesildikten sonra çatı altlarında asılmış ayaz yemiş kaz ve tavuklar da o ekmek teknesinin diğer komşularıydı.
Bakkaldan meyve, bisküvi, gofret, makarna dışında hiçbir şey alınmazdı.
Bütün bu manzara, Anadolu köylüsünün kendine yetebildiğinin göstergesiydi.
Bizim kadınlar, komşularının dedikodusunu nasıl yapardı biliyor musunuz?
“Yemeği Vita yağıyla yapmış” derlerdi.
“Fırından somun almış, sofraya koymuş” cümlesiyle ekmek pişiremeyen komşuyu küçümserlerdi.
***
Ben ilk somunla yatılı okulda tanışmıştım.
Cilavuz Köy Enstitüsü’nden kalan fırında ekmek pişirilir, yemekhanede öğrencilere dağıtılırdı. 12 Eylül rejiminin ilk yaptığı kötülüklerden biri de kendi kendine yeten o okulları yok etmek olunca, okuldaki fırın, tavla, atölyeler, sinema salonu gibi binalar birer birer işlevsiz hale gelmişti.
Somunla ikinci tanışmamız ise tipiden borandan tandırı yakamadığımız gün olmuştu.
Çarşıya koşup ilçemizin tek fırınından ekmek almıştım.
Taş fırının yanına bir de elektrikle çalışan fırınlar gelmişti. Taş fırının ekmeği daha iyi olduğu halde, yeni elektrikli fırının cazibesine kapılan herkes o fırından çıkan ekmeği tercih eder olmuştu.
Somunla tandırda pişen lavaşın ya da el ekmeğinin arasındaki en büyük fark, geriye kalandı.
Tandırda pişen ekmekten zırnık kalmazdı sofrada.
Somunun içini ise hiçbirimiz yemezdik.
Ali Rıza Dedem “nimettir atılmaz” demesin diye de gizli gizli sofranın altında dolaşan pişiklere (kedilere) verirdik.
***
Bugün, AK Parti iktidarının 23. yılında köylerde dahi üç harfli marketler kurulmuş. Köylüler artık üretmez hale gelmiş.
Tandır damları tarih olmuş.
Ekmek fırından, yağ, peynir, yumurta süt üç harfli marketlerden satın alınıyor.
AK Parti modernitesinin eseri, “kendine yetemeyen, markete bağımlı köylü” olmuş.
Başa dönecek olursak...
Lavaş deyip geçmeyin.
Operasyonda da gördüğünüz gibi bu ülkede lavaşa olan talep bitmedi.
Sadece lavaş üreten köylü bitirildi.
Yeniden müreffeh bir toplum olabilmemiz için kendine yeten Anadolu’yu yeniden yaratmalıyız.