Montella’nın 11’de yaptığı radikal, 7 futbolculu rotasyon sadece bir kadro yenilemesi değil, oyun felsefesindeki dönüşümün de zorunlu olduğunun göstergesiydi.

Avustralya ve Paraguay maçlarında yaşanan fiziksel ve mental yıpranma, reaksiyon yavaşlığı ve merkezdeki statik oyun, İtalyan teknik adamı daha agresif ve atletik bir yapıya mecbur bıraktı.

Pochettino da bazı yıldızlarını korumak adına rotasyon yapmıştı. Onların rotasyonu işe yaramadı. Bizimki ise sıra dışı istatistiklerle tabelaya yansıdı: İlk iki maçta 62 şut, 13 isabet, sıfır gol. Bu maçta 9 şut, 3 isabet, 3 gol! Basketboldaki sonuçları belirleyici istatistiklerin futbolda geçerliliğinin olmadığı kanıtlandı yine. Futbolda topa sahip olmanın her zaman başarı ve sonuç getirmediği de… Rakamları çok sevenler kıyaslıyor ya; oynamanın değil efektif oynamanın önemini anlamıştır birileri herhalde…

Üçlü savunma kurgusunun önünde dörtlü orta saha, önde de santrforsuz, mobil hücum hattı. Merih, Çağlar, Samet varken Zeki’nin stoper tandemini tamamlaması, sıra dışı, bir o kadar da diğer üçünün varlığını sorgulayan bir tercihti!

Orta merkezde Hakan ve İsmail’in yerine oynayan Salih ve Orkun, çapa görevinin ve geçiş bağlantısının kilit isimleri oldu. Salih 4 pas arası ve kazandığı 6 ikili mücadele ile X faktördü. Orkun’un oyunu, takımın boyunu 50 metrenin altında tutmayı başardı.

Oyunun ana merkezi Arda’ydı. Montella onu serbest 10 numara olarak konumlandırarak doğruyu buldu! Arda, arkasındaki ikilinin dinamizminden güç alıp sadece yaratıcılığa odaklandı. Attığı golün yanı sıra, 3 kilit pas ve %88 pas isabetiyle maestro koltuğundaydı. Eren ve Oğuz takıma ekstra dinamizm kattı.
İlk iki maçta topu kaybettikten sonra geri kazanma süremiz ortalama 14 saniyeyken, bu maçta 8.5 saniyeye düştü. Yan ve geri pas yüzdesi azaldı. Dikine oynama oranımız %22 arttı. Bu jenerasyonun en büyük gücünün “İdeal 11” değil “Formda 15-16 oyuncu" olduğu tescillendi.

Montella, turnuvanın en atletik takımlarından birine karşı doğru fiziksel yanıtı verebilecek formülü buldu ama geç kaldı. İtalyan hocanın takıntıları; Haiti, Curaçao gibi ülkelerle aynı kaderi paylaşmamıza yol açtı!
Kulüp idareciliği döneminde hakemleri odalarında esir alıp otoparkta rakip taraftarlarla kapışan ama TFF Başkanı seçilen (!), hamasi söylemlerle sürekli racon kesen; buna karşın koltuktaki ömrü sadece bir telefona bağlı olan (!) kişinin yönettiği Türk futbolu için önemli bir dönemeçti Dünya Kupası.

Bir şeyler değişir mi, değişmez! Çünkü yine kimse sorumluluk almıyor, almayacak. Biz Dünya Kupası’nda devam eden ‘küçük’ ülkeleri imrenerek izlerken birileri balon şişirmeye devam edecek, marka değeri vs. gibi suni söylemleri ve hakemleri konuşacak, kendi hatalarını örtbas etmek için yine hep başkalarını suçlayacak!