Galatasaray'ın Lizbon’da aldığı mağlubiyet ve Fenerbahçe’nin Roma karşısındaki ilk yarı çaresizliği aynı acı gerçeğin teyidiydi. Türk futbolu kısır polemiklere gömülürken, Avrupa’nın modern temposuyla arasındaki makas açılıyor. Gerçekçi olalım, henüz bu seviyelerin futbolunu oynayamıyoruz.

İlk yarıda İsmail-Kante ikilisi merkezde çabalasa da Roma’nın Dybala ve Soule ile kurduğu baskı savunmamızı yıprattı. 39’da Cristante’nin golü, İtalyan taktik disiplininin doğaçlama futbolumuza kestiği net bir faturaydı.

Ancak 48’de Archie Brown’ın golü sahadaki psikolojiyi değiştirdi. İkinci yarıda İsmail-Kante hattının öne basmasıyla Roma’nın oyun kurması engellendi. Fenerbahçe, rakibinin disiplinini tempo ve fiziki dirençle kırdı. Ne var ki, yakalaması son derece zor olan net gol pozisyonlarının adeta bozuk para gibi harcanması, istatistiklere ve oyuna yansıyan üstünlüğün tabelada galibiyete dönüşmesini engelledi.

Ekonomik sıkıntılar, adalete dair kaygılar ve geleceksizlikle boğuşan toplum için futbol sadece bir oyun değil, sığınılacak bir dal. İlk yarıdaki çaresizlik nasıl üzerimize çöktüyse, gelen bu reaksiyon da sorunları yok etmese bile insanlara yeniden “direnme” duygusunu hatırlattı. Alınan 1-1’lik beraberlik, kaçan fırsatların gölgesinde bir burukluk bıraksa da geleceğe dair umudu diri tutmayı başardı.

Fenerbahçe maalesef bu Kerem’den kurtulmadığı sürece bir ayağı kısa kalacak. Bu adamın duruşu, davranışları, vücut diline yansıyan psikolojisi ne Fenerbahçe’nin hedefleri ile uyuşuyor ne de bu seviyede bir futbol anlayışıyla!

Maçın hakemi genel olarak iyi olmasına rağmen, çok fazla risk alarak ip üzerinde gitti geldi, ama neticede düşmedi.