Yaklaşık 35 yıldır kendimi üç kelimeyle tanımlıyorum: Liberal Demokrat Sosyalist...

Kimi dostlarım, “Bu üçü yan yana gelir mi?” diye soruyor...

Ben de yıllardır, “Hem de bal gibi gelir” diyorum...

Çünkü benim liberal ekonomiden anladığım:

Zenginin dilediğini yaptığı ilkel ve vahşi kapitalizm değil... Bireyin devlete karşı özgürlüğü…

Demokrasiden anladığım:

Sadece sandık değil; hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve iktidarın sınırlandırılması...

Sosyalizmden anladığım ise:

Devletin fabrikaları, otelleri, lokantaları işletmesi değil...

Üretilen refahtan toplumun bütün kesimlerinin insanca pay almasıdır...

Acemoğlu 35 yıl sonra benimle aynı yere mi geldi? - Resim : 1

***

Nobel ödüllü Daron Acemoğlu, “Hangi Liberal Demokrasi?” adlı yeni kitabında, liberal demokrasinin krizini tartışıyor… Ve vardığı yer bana hiç yabancı gelmiyor...

Acemoğlu’na göre liberal demokrasi başarılı olduğu dönemlerde sadece özgürlük üretmedi…

Ortak refah da üretti…

İnsanlara, “Özgürsün ama açsan beni ilgilendirmez” demedi…

Çalışanların gelirden pay aldığı, orta sınıfın büyüdüğü, insanların çocuklarının kendilerinden daha iyi yaşayacağına inandığı bir düzen kurdu…

Sonra bir şeyler bozuldu...

Liberal yönetimler giderek eğitimli ve varlıklı elitlerin dünyasına çekilirken…

İşçi sınıfından, yerel topluluklardan ve ortak refah idealinden uzaklaştı…

Acemoğlu’nun itirazı da benim itirazım ile aynı…

Çözüm olarak önerdiği modele de “işçi sınıfı liberalizmi” adını veriyor…

Burada yollarımız büyük ölçüde kesişiyor...

***

Ben yıllardır şunu savunuyorum:

Piyasa ekonomisi olmalı ama piyasa topluma hükmetmemeli...

Özel mülkiyet olmalı...

Girişimci kazanmalı...

Başarılı olan zenginleşebilmeli ama…

Doğduğu ailenin yoksulluğu yüzünden iyi eğitim alamayan bir çocuk, daha yarış başlamadan kaybetmemeli...

Sandıkların kurulması demokrasiyi kurtarmaya yeter mi?

Benim anlayışımdaki “sosyalist” kelimesi burada devreye giriyor…

Devlet serveti üretmek için girişimcinin yerine geçmemeli fakat…

Üretilen servetin; gelir dağılımında adalet, sosyal yaşamda fırsat eşitliği yaratmasını sağlamalı…

Çünkü özgürlük sadece zenginin kullanabildiği bir hak haline gelirse…

Adı özgürlük olarak kalır ama kendisi ayrıcalığa dönüşür...

***

Acemoğlu’nun kitabında beni en çok düşündüren nokta da bu…

Ben yıllardır, Liberal demokrasinin, otoriter rejimlere karşı sadece, “biz daha özgürüz” diyerek ayakta kalamayacağını anlatıyorum...

Aynı zamanda:

“Bizim sistemimizde senin çocuğun da yükselebilir” diyebilmelidir...

Çalışan insan yarının bugünden daha iyi olacağına inanmalıdır…

Orta sınıf küçülüyor, servet birkaç elde toplanıyor, teknoloji emeği değersizleştiriyor ve…

Siyaset sadece elitlerin konuştuğu bir dile dönüşüyorsa…

Sandıkların kurulması demokrasiyi kurtarmaya yetmez…

Sözümün özü canlarım...

Elbette Acemoğlu ile tamamen aynı yerde değilim…

O “sosyalist” kelimesini kullanmıyor; Roosevelt geleneğine yakın bir “İşçi sınıfı liberalizmi” öneriyor… Ben ise sınıfsızlığa dayalı, Liberal Demokrat Sosyalizm diye tarif ediyorum...

İsimlerimiz farklı... Ama üzerinde yürüdüğümüz köprü şaşırtıcı ölçüde benziyor:

Bir ucunda özgür birey… Diğer ucunda sosyal adalet…

Köprünün ayaklarında ise demokrasi ve hukuk var.

***

Belki de 21. yüzyılın büyük siyasi arayışı sağ ile sol arasında seçim yapmak değil...

Özgürlükle adaleti yeniden barıştırmak olacak/olmalı...

Çünkü özgürlüğü olmayan refah, insanı devletin kuluna dönüştürür...

Adaleti olmayan özgürlük ise insanı paranın kulu haline getirir…