Bugün 14 Şubat 2026… Her yıl 14 Şubat geldiğinde iki tip insan ortaya çıkar:
Bir grup romantizmi kutlar, diğer grup “kapitalizmin oyunu” diye burun kıvırır…
Oysa gerçek, bu iki uç arasında bir yerdedir…
***
Ekonomi, üretim ve tüketim üzerine kurulu bir sistemdir…
Tüketim olmadan üretim, üretim olmadan istihdam olmaz…
İstihdam olmadan da refah olmaz...
Bu nedenle özel günler ekonominin can suyu gibidir ancak:
Asıl mesele Sevgililer Günü’nün varlığı değil, herkes için erişilebilir olup olmadığıdır…
***
Sorun, sermaye ile emek arasındaki gelir dağılımı dengesizliğidir...
Eğer çalışanlar yalnızca yaşamlarını sürdürecek kadar ücret alıyorsa, tüketim ekonomisi zaten sürdürülemez çünkü:
Tüketemeyen bir toplum üretimi de taşıyamaz…
Bu durum sadece sosyal adaletsizlik değil, aynı zamanda ekonomik irrasyonelliktir…
***
Emeği zayıflatan sistem, uzun vadede sermayeyi de zayıflatır…
Sağlıklı ekonomi, güçlü orta sınıfla mümkündür… Güçlü orta sınıf ise adil ücretle…
Sevgililer Günü’nü eleştirmek yerine şu soruyu sormalıyız: Bugünü herkes yaşayabiliyor mu?..
Şimdi o soruya geleyim: Aşkın ekonomisi olur mu?..
Elbette olur ama o ekonomi adil olursa, romantizm de gerçek olur…
Çünkü sevgi, yalnızca kalpte değil, cüzdanda da nefes alır…
Sevgililer gününüz kutlu olsun…
Kişiyi acı mı öldürür, ona verdiğimiz rol mü?..
Acıdan kaçabileceğini zannetmek, modern insanın en büyük yanılgısıdır…
Oysa acı; hayatın bir hatası değil, hayatın doğal bir parçasıdır…
Seneca’nın, “eğer bu acıları bir korkak gibi çekiyor olsaydın, daha mı az canın yanacaktı?..” deyişi acıdır çünkü bu söz, mağduriyet konforumuzu elimizden alır…
***
Acı çekerken kendimizi iki şekilde konumlandırırız: kurban olarak, özne olarak… Kurban olan, acının içinde erir… Özne olan, acıyı bir ham maddeye çevirir...
Uzun süredir toplum olarak: geçim sıkıntısı, güvensizlik, gelecek endişesi, umutsuzluk gibi büyük acılar yaşıyoruz…
Bu acılar sizi sessizleştiriyor mu, yoksa olgunlaştırıyor mu?” diye sorsam ne cevap verirsiniz?..
***
Stoacıların o sözünü hatırlayın: acı seni incitmez… Seni, acıya yüklediğin anlam incitir... Ağlayarak da acı çekebilirsin, dik durarak da ama, yalnızca ikinci yol insanı değiştirir… Hayat kimseye acısız bir rota vaat etmedi fakat, herkese bir seçenek sundu canlarım:
Bu acı seni bitirsin mi, büyütsün mü?..
İşte insanın kaderi, tam da bu soruya verdiği cevapta gizlidir…
Algoritma bizi nereye sürüklüyor?..
Arabayı biz kullandığımızı sanıyoruz ama direksiyon algoritmanın elinde…
Telefonu açıyoruz, “bir bakıp çıkacağım” diyoruz sonra bir bakıyoruz ki yarım saat geçmiş...
Bir video, bir haber, bir skandal, bir öfke… Algoritma diyor ki:
“Sen buna tepki verdin, al sana biraz daha!..”. Çünkü algoritmanın dini yok, ideolojisi yok, ahlâkı yok. Onun tek bir hedefi var: dikkatini mümkün olduğunca uzun süre tutmak… Öfke mi daha çok tıklanıyor?.. Al sana öfke…
Korku mu daha çok izleniyor?.. Al sana korku... Skandal mı prim yapıyor?.. Buyur skandal ama burada suçlu sadece algoritma mı?.. Sosyal hayatta algoritmaların, siyasi hayatta ise liderlerin peşinden koşan toplumun hiç mi kusuru yok?..