1983 yılında Almanya’da Günter Wallraff adında tanınmış bir gazeteci ortadan kayboldu…
Birkaç gün sonra Almanya sokaklarında; siyaha boyanmış saçları, kalın bıyığı, kırık dökük Almancası ve cebinde yeni bir kimliğiyle ortaya çıktı...
Artık o, Günter Wallraff değil, Türkiye’den çalışmak için Almanya’ya gelmiş sıradan bir işçiydi ve adı ise Ali Levent Sinirlioğlu idi...
***
Wallraff niye buna ihtiyaç duymuştu?.. Aklını kurcalayan çok önemli bir soru vardı da ondan:
“Avrupa gerçekten anlatıldığı kadar özgür, eşitlikçi ve insan haklarına saygılı mı?.. Yoksa bunlar sadece vitrine konmuş güzel sözlerden mi ibaret?..”
Bu sorunun cevabını gazetecilere yapılan açıklamalarda bulamayacağını biliyordu Wallraff...
O yüzden gerçeğin içine girdi… İnşaatlarda, fabrikalarda fast-food mutfaklarında çalıştı...
Zehirli kimyasalların arasında günler geçirdi...
***
Ve işte gerçek hayat o zaman başladı... Çünkü insanlar, karşılarında ünlü bir gazeteci olduğunu bilmedikleri için gerçek yüzlerini gizlemiyorlardı...
Hakaretler... Aşağılamalar... Irkçı sözler... İnsan sağlığını hiçe sayan çalışma şartları...
Sigortasız çalışma... Düşük ücretler... Ve en acısı... İnsan yerine konulmamak...
Wallraff daha sonra, “Ben sadece işçilerin yaptığı işleri yapmadım; onların gördüğü muameleyi de gördüm” diyecekti…
Gerçek gazetecilik budur... Bazen soru sormak değil, sorunun bizzat içine girmektir...
Mesela günümüzde, Birgün’den Ebru Çelik’in yaptığıdır…
Hâlâ güncelliğini koruyor...
1985 yılında yaşadıklarını ‘En Alttakiler’ adlı kitapta topladı... Kitap sadece Almanya’da değil...
Dünyada deprem etkisi yarattı... Otuz sekiz dile çevrildi... Milyonlarca okura ulaştı...
Araştırmacı gazeteciliğin en büyük eserlerinden biri kabul edildi...
Çünkü Wallraff tek tek insanları suçlamıyor, bir sistemin kirini pasını gösteriyordu...
Kağıt üzerinde eşitlikten söz eden ama üretim bantlarında insanları milliyetine göre ayıran...
İnsan haklarını anlatırken göçmen işçileri en ağır işlere mahkum eden sistemin...
***
Wallraff bize sadece Almanya’yı değil, insanın tabiatını anlattı...
Çünkü ayrımcılık sadece Almanya’nın sorunu değildir...
Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin... İnsanlar bazen ten renginden... Bazen dininden... Bazen dilinden... Bazen mezhebinden... Bazen de siyasi görüşünden dolayı ötekileştiriliyor...
İşte bu yüzden ‘En Alttakiler’ hâlâ güncelliğini koruyor...
Bir insanın değerini pasaportu mu yoksa karakteri mi belirler?..
Şimdi gelin, bu hikayeyi Türkiye açısından da düşünelim...
Yıllarca Avrupa’da ayrımcılığa uğrayan insanların çocukları bugün Türkiye’de, Suriyelilere...
Afganlara... Afrikalılara... Ya da kendisi gibi düşünmeyen insanlara aynı önyargıyla bakabiliyor...
Demek ki mesele Alman olmak ya da Türk olmak değil...
Mesele, eline güç geçtiğinde insan olmaktan çıkmaktır...
Oysa adalet ancak bilinçle, ahlakla ve vicdanla ayakta kalabilir…
O halde sorayım; sizce bir insanın değerini pasaportu mu yoksa karakteri mi belirler?..
Sözümün özü canlarım
Günter Wallraff’ın yaptığı gazeteciliğin en büyük başarısı, milyonlarca göçmen adına konuşması değil, onlara konuşabilecekleri bir vicdan aynası sunmasıydı...
‘Ali Levent Sinirlioğlu’ aslında tek bir kişinin değil; emeği görünmeyen, sesi duyulmayan, kimliği yüzünden hor görülen bütün insanların ortak adıydı…
Ve bence ‘En Alttakiler’, bir toplumun gerçek medeniyetinin, en tepede oturanlara değil; en altta çalışanlara nasıl davrandığında gizli olduğunu hatırlatmıştı…