Konfüçyüs geleneğinin en önemli düşünürlerinden Mencius: “İnsan dünyaya tamamlanmış bir aziz olarak gelmez fakat… İçinde ahlâkın filizlenebileceği ‘dört başlangıç’ taşır” der…

Bunlar: Başkasının acısına karşı merhamet…

Kötülük karşısında utanma duygusu…

Başkasına saygı ve…

Doğruyla yanlışı ayırt edebilme yeteneğidir…

***

Mencius bunu anlatırken çok çarpıcı bir örnek verir:

Bir çocuğun kuyuya düşmek üzere olduğunu gören insan:

“Bu çocuğu kurtarırsam bana ne kazandıracak?”

diye düşünmez...

Çocuğun ailesinden ödül beklemez…

Çevreden alkış toplamak için koşmaz…

Hiçbir hesap yapmadan içindeki insanî duygu harekete geçer ve çocuğu kurtarır...


İşte ahlakın tohumu budur

Mencius’a göre tohumun (Sistem) bulunması, ağacın (İnsan) mutlaka büyüyeceği anlamına gelmez...

Onu beslemezseniz kurur…

Yani insan iyiliğe yatkın olabilir fakat… İyi insan olmak eğitim, kültür, alışkanlık ve iyi kurumlar ister…

***

Şimdi de Mencius’tan 2000 yıl ileriye, liberal kapitalizmin düşünce babası Adam Smith’e geleyim…

Bugün “Adam Smith” denildiğinde akla hemen serbest piyasa, haklı rekabet ve “görünmez el” geliyor…

Oysa Smith’i sadece “iktisatçı” olarak okumak, Beethoven’i birkaç notasından ibaret sanmaya benzer…

Smith, Glasgow Üniversitesi’nde ahlâk felsefesi profesörüydü…

1759’da yayımladığı ilk büyük eseri de “Ahlâkî Duygular Kuramı” idi…

Smith eserinde, insan ne kadar bencil görünürse görünsün doğasında:

Başkalarının mutluluğunu önemsemesine yol açan bazı ilkelerin bulunduğunu söylüyordu…

Ne kadar Mencius kokuyor değil mi?..

Biri antik Çin’de, diğeri 18. yüzyıl İskoçya’sında aynı temel soruyla uğraşıyor ve ikisi de…

“İnsan sadece kendi çıkarının peşinden koşan bir yaratık mıdır?”

sorusuna “hayır” cevabı veriyordu...

İşte liberal demokrasi tartışmasının bence en fazla unutulan noktası burada…

Liberal demokrasi, “İnsanlar iyidir, o halde iktidarı onlara bırakalım” düşüncesi üzerine kurulmadı...

Tam tersine…

İnsanların çıkarları, tutkuları ve zaafları bulunduğunu kabul ettiği için iktidarı sınırlamaya çalıştı…

***

“Kuvvetler Ayrılığı İlkesi” bunun için var...

“Hukukun üstünlüğü ilkesi” bunun için var...

“Özgür medya” bunun için var...

“Özgür ve eşit şartlarda seçim yarışması” bunun için var...

“İktidarın değiştirilebilir olması” bunun için var…

Zira mesele kusursuz insan yaratmak değil…

Kusurlu insanların birbirlerine hükmetme gücünü sınırlamaktır…

Liberal demokrasinin hayati şartlarından biri de kurumların ahlâkın yerine geçemeyeceği gerçeğidir…

***

Hâkimde adalet duygusu yoksa mahkemeler ne işe yarar?..

Seçmen doğruyla yalanı ayırmayı önemsemiyorsa seçimler ne işe yarar?..

Sanayici ve tüccarın tek amacı karşısındakini kandırmaksa ve haliyle…

O piyasa sonunda güven üretemeyecekse, özgür piyasa ne işe yarar?..

Gazeteci hakikati değil çıkarını satıyorsa, basın özgürlüğü tek başına kurtarıcı olabilir mi?..

Sözümün özü canlarım...

Biz özgürlüğü büyüttük ama özgürlüğü taşıyacak ahlâkı aynı hızla büyütemedik…

Ahlâksız özgürlük zamanla kurnazların özgürlüğüne…

Ahlâksız piyasa yağmaya...

Ahlâksız siyaset ganimete...

Ahlâksız demokratik sistem ise…

İnsan çoğunluğunun her şeyi yapabileceği yanılgısına dönüştü...

***

Mencius’un 2300 yıl öteden söylediğini bugün yeniden hatırlamak gerekiyor: insanın içinde iyi bir toplumun tohumu vardır ama… Tohumu ekmek başka şeydir...

Bahçeyi yetiştirmek başka…

O bahçe, TÜSİAD eski başkanlarından Osman Turan’ın şu sözüdür:

“Binaya, taşa değil insana yatırım şart…”.

Duvarlara asılacak kadar doğru ve haklı bir talep değil mi?..