Bugün dönüp 33 yıl öncesine bakınca, aklıma hep şu soru geliyor:
Bir yazarın görevi geleceği tahmin etmek midir?..
Yoksa geleceğin hangi yöne doğru yürüdüğünü insanlara göstermek midir?..
***
2007 yılında Arka Plan Yayıncılık tarafından yayımlanan ‘Derin Kıyamet’ romanımı yazarken amacım bir kahin gibi görünmek değildi…
Ben sadece tarihin, siyasetin, ekonominin ve insan psikolojisinin aynı nehre aktığını görmeye çalışıyordum...
Çünkü olaylar değişse de insan değişmiyor:
Hırs, korku, iktidar tutkusu ve çıkar hesapları hep aynı kalıyordu...
Bu yüzden romanın kapağına şu cümlemi yazdırmıştım:
“Bilgi, bilmemiz istenen şeydir…”

***
Aradan geçen yıllar bana bu cümlenin ne kadar ağır bir sorumluluk taşıdığını gösterdi…
Bugün Amerika ile İran arasındaki gerilimleri…
Terörün değişen yöntemlerini…
Toplumların bilgi bombardımanı altında nasıl yönlendirildiğini… Kutuplaşmanın nasıl derinleştirildiğini konuşuyoruz...
Bunların önemli bir kısmı, yirmi yıl önce, romanımın sayfalarında bir kurgu olarak yer alıyordu…
Keşke hiçbirisi gerçekleşmeseydi…
Çünkü bir yazarın öngörülerinin doğru çıkması her zaman sevinilecek bir durum değildir...
Bazen bu, toplumun gerekli dersleri alamadığının da kanıtıdır…
Hakikatin üzeri, binlerce doğruya benzeyen yanlışla örtülüyor...
Yaklaşık beş bin okura ulaşabilen romanım tabii ki ‘çok satanlar’ listesine girmedi…
Yani, ticari anlamda büyük bir fiyaskoydu ama…
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum; asıl eksik olan kitabın satmaması değil, toplumun bilgi kirliliğine karşı yeterli bağışıklığı kazanamamasıydı…
***
Bugün elimizde, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok bilgi var fakat…
Aynı zamanda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok manipülasyon da var...
Gerçeği saklamak artık bilgiyi gizleyerek değil, insanı bilgiye boğarak yapılıyor...
Hakikatin üzeri, binlerce doğruya benzeyen yanlışla örtülüyor…
İşte benim bütün anlatmak istediğim buydu…
Bilgiye ulaşmak kolaydır hakikate ulaşmak ise cesaret ister...
Bir ülkeyi yalnız ekonomik krizler, savaşlar ya da terör örgütleri zayıflatmaz…
Bir ülkeyi en çok, gerçeği ayırt etme yeteneğini kaybetmiş toplumlar zayıflatır…
Bugün hâlâ aynı inançtayım...
Türkiye’nin en büyük ihtiyacının daha fazla slogan değil…
Daha fazla sorgulayan insan…
Daha fazla eleştirel akıl ve…
Birbirini düşmanlaştırmadan konuşabilen bir toplum olduğu inancımı koruyorum…
***
Çünkü büyük barışlar, büyük uzlaşmalar ve güçlü demokrasiler ancak hakikatin peşinden gitmeyi öğrenmiş insanlar tarafından kurulabilir...
‘Derin Kıyamet’ belki de zamanının biraz önündeydi...
Belki ben anlatmak istediğimi yeterince anlatamamıştım…
Ama aradan geçen yirmi yıl sonra aynı cümleyi bugün çok daha güçlü söylüyorum:
Bilgiye ulaşmak kolaydır…
Hakikate ulaşmak ise cesaret ister...
Çünkü hakikat, çoğu zaman bize anlatılanlarda değil; özellikle anlatılmayanlarda saklıdır…