Hayatın bize anlattığı büyük dersler bazen kitaplarda değil, filozofların cümlelerinde de değil…
Bir ıstakozun; sessiz, mütevazı yaşam döngüsünde saklıdır...
Istakoz, kabuğuyla doğar ama kabuğu onunla büyümez…
Zaman geçtikçe kabuk daralır, beden genişler…
Ağrılar başlar… Baskı artar… Sıkışmışlık hissi dayanılmaz bir noktaya gelir…
Bu yüzden ıstakoz, en kırılgan olduğu anı seçer ve kabuğunu terk eder…
Savunmasız, çıplak, tehlikeye açık…
Ama özgür ve büyümeye hazırdır…
***
Bu, aslında insan hayatının gizli alegorisidir.
Biz de büyüdüğümüz dönemlerde önce:
Rahatsız oluruz…
Hayat dar gelir…
Roller dar gelir...
İlişkiler, idealler, alışkanlıklar, hatta kendimiz bile zamanla kabuğumuza dönüşürüz…
İşte tam da o an, içimizde bir çatırdama başlar ve o çatırdama:
Büyümenin sesidir…Daralma, yenilenmenin ön sözüdür
Toplum genelde bize, “güçlü ol” diye tembih eder…
Oysa büyümenin ilk şartı güç değil, kırılganlıktır…
Çünkü eski kabuğu terk etmeden yeni kabuğa sahip olamazsınız…
Istakoz, tehlikeleri göze alıp kabuğundan çıktığı için büyür…
Biz ise çoğu zaman tehlikeleri bahane edip kabuğumuzda kalırız…
“Burası dar ama güvenli…” diyerek gelişimi erteleriz…
Oysa hayat bize şunu fısıldar:
“Daralma, yenilenmenin ön sözüdür...”
***
Belki bugün bir kabuğa sığmıyorsunuz… Belki işiniz, ilişkiniz, idealleriniz, ülkeniz, hatta kendi içinizdeki “eski siz”, size dar geliyor… Bu kötü bir şey değil, büyümenin çağrısıdır…
Istakozun cesaretini hatırlayın: Savunmasız olmayı göze almadan kabuk genişlemez…
Risk almadan dönüşüm olmaz…
Acıya temas etmeden yeni bir hayat doğmaz…
Ve unutmayın… Hiçbir ıstakoz, eski kabuğuna sadık kalarak büyüyemez…
Her kişi işte o ıstakoz gibidir…
Kişi de eski kabuğuna sadık kalarak büyüyemez…
***
Bugün milletçe canımız yanıyor ama şunu sormalıyız kendimize:
“Bu acı beni yıkıyor mu, yoksa beni daha sağlam birine mi dönüştürüyor?..”
Çünkü acıdan kaçanlar değil, acıyla yürüyebilenler değiştirir dünyayı...
Yaparsınız, başarırsınız...
Aydınlarımızın geneli yıllarca “bu millet adam olmaz” demek yerine “bu millet öyle bir adam olur ki, bütün dünya parmak ısırır” diyebilseydi…
Belki de halk onları hem sever hem sayar hem de inanır ve siyasetçilere teslim olmazdı…
Aydınlar bu milleti aşağılamak yerine “yaparsınız, başarırsınız” diyerek motive etseydi…
İnanıyorum ki bugün gelişmemekte ısrar eden ülkeler arasında değil, gelişmiş ülkeler arasında yerimizi almış olurduk…