Son dönemde sıklıkla kullanılan bir deyim var:

Cadı avı

-Kanıt yoktu, suçlama çoktu. Tam bir cadı avı yaşandı…

-Farklı düşünen herkes hedef seçildi; cadı avı büyüdükçe büyüdü…

-Gerçekler sustu. Cadı avı başladı…

Örnekler çok; uzatmayayım. Cadı avı iyi niyet eksikliğinden doğar!

“Cadı” tabirinin neyi işaret ettiği belli: kötülük, korku, tehdit

İnsanlık yüzyıllardır, sözde tehlikeyi “cadı” metaforuyla anlatmayı tercih etti.

Kim tanışmadı ki çocuk yaşında “cadı” ile; masallarda, romanlarda, filmlerde…

Mesela, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’de kıskanç kraliçe bir cadıya dönüştü…

Hansel ve Gretel’de çocukları kandırıp fırına atmak isteyen yaşlı kadın bir cadıydı…

Küçük Deniz Kızı’nda ise deniz cadısı, büyüsüyle felaketin kapısını açandı…

Uyuyan Güzel ve Rapunzel gibi çok hikâyede işlendi cadı konusu...

“Cadı”, çocuk yaşta zihinlere kötülüğün simgesi olarak yerleştirildi…

Çocuk, iyiyi ve kötüyü öğrenirken karşısına hep “tehlikeli cadı” figürü çıkarıldı: Kıskanç, hilekâr, zehirleyen, kandıran, cezalandırılması gereken figür…

Böylece “cadı” masallarda, karakter olmaktan çıkıp, toplumun korku ve düşmanlık sembolüne dönüştü.

Peki, nerden çıktı bu “cadı” figürü?

“Öteki”nin soykırımı

Özellikle Orta ve Kuzey Avrupa’da Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Pagan/doğa inançları “şeytani” ilan edildi.

Kilisenin “Tanrı babası”, doğanın kutsal anasını hedefine koydu. Kilise, eski gelenekleri sürdüren köylüleri, şifacı kadınları, doğa ritüellerini vs heretik/sapkın saydı.

Böylece kilise için “öteki” olan herkes zamanla “cadı” suçlamasının hedefi haline geldi.

Hıristiyanlık, ağacı-suyu kutsal bilip Thor, Odin, Freya, Perun, Veles gibi doğa ruhlarına saygı duyan kadim bilgeliği düşman bildi. Çıplak ayakla dans etmenin cezası bile ölümdü. Neler neler…

15’inci ve 18’inci yüzyıllar arasında Avrupa’daki cadı histerisinden 40 ila 80 bin insan katledildi. Bunların önemli bölümü kadındı. Özellikle Almanya, İsviçre, Fransa ve İskoçya’da kitlesel yargılamalar yapıldı...

Örneğin Almanya’nın Würzburg kentinde yalnızca 1626-1631 arasında yaklaşık 900 kişi cadılık suçlamasıyla öldürüldü.

Malleus Maleficarum, Latince adıyla “Cadı Çekici”, 1486’da Alman Dominiken rahipleri Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger tarafından yazıldı. Kitap, cadıların nasıl tanınacağı, sorgulanacağı ve cezalandırılacağı konusunda kilisenin engizisyon mahkemelerine yol gösterdi.

Özellikle kadınları “şeytana daha yatkın” göstermek için dinsel argümanlar kullandı.

İşkence altında alınan ifadeleri meşru sayıldı. Toplumda ihbar kültürü teşvik edildi...

Matbaanın yaygınlaşmasıyla kitap Avrupa’ya dağıldı; “Cadıları tanıma ve cezalandırma rehberi” gibi kullanıldı.

Böylece dini korkular, siyasal otorite ve toplumsal paranoya birleşerek tarihin en büyük toplumsal histerisini yarattı.

Bitti mi bu tepkiler?

İktidarın psikolojik silahı

Cadı avlarının temelinde salt dini korkular yoktu, doğrudan iktidar meselesi vardı.

Peki kilise, toplum üzerindeki hakimiyetini güçlendirmek için “öteki” ilan ettiği kesimleri niye hedef aldı? Çünkü korku, yönetmenin en eski ve en etkili yöntemi. İnsanlar görünmez bir düşmana ne kadar inanırsa, otoriteye o kadar fazla sığınır...

Kilise, cadı avları ile kendisini kötülüğe karşı tek koruyucu güç olarak sundu. Bu anlayış zamanla cadı avlarını siyasetin ve iktidar mücadelesinin aracı haline getirdi. Ekonomik krizlerde, salgınlarda, kıtlık dönemlerinde ya da savaş yıllarında toplumun öfkesi gerçek nedenlere değil, seçilmiş günah keçilerine yöneltildi.

Yoksulluk, adaletsizlik veya yönetim zafiyeti konuşmasın-yazmasın diye sürekli “tehlikeli düşmanlar” üretildi. Kimi zaman toplumun huzurunu bozan “cadılar”, kimi zaman dini yozlaştıran “sapkınlar”, kimi zaman devleti içeriden çökertmek isteyen “hainler-casuslar” düşman gösterildi.

İnsanların öfkesi gerçek sorunlara değil, korkuyla işaret edilen hedeflere yönlendirildi.

İktidarlar için en güvenli yöntem, çözüm üretmek yerine toplumun karşısına ortak düşman çıkarmaktı. Biliyorlar ki: Korku büyüdükçe sorgulama azalır, insanlar güvenlik uğruna otoriteye daha fazla boyun eğer…

Tarih boyunca değişen sadece yöntemler oldu. Dün “cadı” denilenler bugün başka isimlerle anılıyor: Muhalifler, azınlıklar, gazeteciler, akademisyenler, göçmenler ya da toplumun alışılmış kalıplarına uymayanlar…

Döneme göre hedef değişiyor, yöntem değişmiyor.

Mantık hep aynı: Korku yarat, düşman üret, toplumu saflaştırma söylemi kur ve iktidarını sürdür…

Bu yüzden cadı avı, geçmişte kalmış Ortaçağ gerçekliği değil. Günümüz “yeni Ortaçağ’da” siyasi kutuplaşma, medya dili, sosyal medya linçleri gibi farklı biçimlerde yaşamını sürdürüyor..

Toplumu kim korkuyla yönetmek istiyorsa “cadı avına” ihtiyaç duyuyor.