Türkiye Gençlik Vakfı/TÜGVA’nın gençlik şöleninden en çok konuşulan görüntü, stadyumda Atatürk posterinin bulunmaması oldu...

Benim dikkatimi ise bambaşka ayrıntı çekti:

Tribünlerde yan yana duran üç Osmanlı padişahının portresi; Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve İkinci Abdülhamit…

Neden özellikle bu üç padişah?

Osmanlı tarihine yakından bakıldığında, bu üç padişah aynı siyasi geleneğin temsilcileri değildir!

Fatih, geçmişi aşmaya çalışan hükümdardı. Yeni kurumlar inşa etti, hukuki düzenlemeler yaptı. Antik Yunan hükümdarlarının propaganda yöntemlerini uyguladı, Bizans mirasını sahiplenmekten bile çekinmedi ve imparatorluğu farklı siyasal kimliğe taşıdı. İktidarını salt gelenekten değil, inşa ettiği bu yeni düzenden aldı...

Yavuz, daha çok güç, askeri disiplin ve mezhep siyaseti üzerinden hareket etti. Sekiz yıllık hükümdarlığı büyük ölçüde seferlerle geçti. Şatafatı ve lüksü reddetti. Onun siyasetinin ekseni dönüşümden çok fetih ve stratejik üstünlük oldu...

İkinci Abdülhamit ise fetih çağının değil, devleti ayakta tutma çağının hükümdarıydı. Diplomasi, denge siyaseti, merkezi kontrol ve Panislamizm ön plana çıktı…

Peki tarihsel şartları, öncelikleri ve devlet tasavvurları bu kadar farklı olan üç padişah, bugün nasıl aynı siyasi hafızanın ve aynı sembolik anlatının parçası haline geldi/ getirildi?

Üzerinde durulması gereken asıl soru sanırım bu…

Muhafazakârların tarih kurgusu

Üç padişah afişinin aynı tribünde buluşturulmasının yanıtını, Türk muhafazakâr çevrelerin tarihle nasıl ilişki kurduğunda aramak gerekiyor...

Türk muhafazakârlarının siyasi hafızasında tarih, çoğu zaman akademik araştırmaların bulgularıyla değil; nesilden nesile aktarılan anlatılar, popüler tarih kitapları, politik konuşmalar, televizyon dizileri ve hatiplerin yorumlarıyla şekilleniyor…

Yazılı tarih ile bu sözlü tarih hafızası arasında giderek açılan mesafe sorun yaratıyor…

Bu nedenle birçok tarihi kavram, zaman içinde gerçek bağlamından koparılarak birer siyasi sembole dönüştürülüyor! Bir örnek vereyim:

Bugün Osmanlı padişahlarının ayrılmaz unvanı gibi görülen “halife” sıfatı, İslam tarihinin başından beri aynı anlamı taşıyan makam değildi.

Hilafet, Hz. Muhammet’in vefatından sonra Müslüman topluluğun liderliğini ifade eden kurum olarak ortaya çıktı. Ancak Emevîler döneminde hanedan sistemine geçilmesiyle hilafet giderek dünyevileşip saltanatla iç içe geçti ve zamanla farklı anlamlar kazandı.

Osmanlı’da ise özellikle son yüzyılda bu unvan Panislamizm politikası içinde daha belirgin meşruiyet aracına dönüştü.

Bugün bu uzun tarihsel dönüşüm çoğu zaman tek cümleye indirgeniyor!

Keza, “sultan” kavramı da öyle…

Keza, “hükümdar” kavramları da öyle…

Tarih, sloganlarla değil kaynaklarla okunduğunda, Osmanlı’nın tek çizgiden oluşan tarihi olmadığı görülür. Yani:

Fatih’i, Yavuz’u ve İkinci Abdülhamit’i bugün aynı siyasi düşüncenin temsilcileri gibi göstermelerinin sebebi, üç padişahın aynı çizgide olmaları değil, zaman içinde böyle anlatılmış olması…

İhtiyaç nesnesi olarak tarih

Evet:

Burada yanıt bekleyen soru tarih değil, hafızaya dair: Bu üç padişahın ne yaptığı değil; bugünün hafızasının onları neden aynı anlamda buluşturduğu…

Fransız sosyolog Maurice Halbwachs’ın “kolektif hafıza” yaklaşımı bu soruya yanıt veriyor:

İnsanlar, geçmişi olduğu gibi hatırlamaz. Bugünün ihtiyaçları doğrultusunda seçer, ayıklar ve yeniden anlamlandırır.

Hafıza, tarihin tamamını değil, bugüne anlam veren parçalarını yaşatır…

Hele siyaset, tarihten bugünün kimliğini ve siyasi söylemini besleyecek sembolleri seçer, yeniden yorumlar ve yeni anlamlarla donatır…

Bu nedenle:

Fatih denildiğinde hukuk düzenini yeniden kuran, Bizans mirasını Osmanlı sistemine katan hükümdardan çok “fetih” hatırlanır…

Yavuz denildiğinde Safevî siyaseti, hanedan içi mücadeleler ve hilafetin tarihsel tartışmaları geri planda kalır; hafızada daha çok askeri güç ve İslam dünyasının liderliği öne çıkar.

İkinci Abdülhamit denildiğinde modern eğitim kurumları, demiryolları ve bürokratik dönüşümü geri planda kalırken, hafızada daha çok “devleti ayakta tutan son büyük padişah” imgesi yaşar…

Böylece birbirinden farklı üç padişah, ortak sembolik anlatının parçaları haline getirilir!

Ve artık tarih konuşmaz; semboller konuşur.

Fatih fetih ruhunu…

Yavuz kudreti…

İkinci Abdülhamit ise devletin bekasını temsil eder… Aralarındaki tarihsel farklılıklar silikleşirken, bugünün siyasal hafızasının ihtiyaç duyduğu ortak anlam öne çıkarılır…

Tartışılması asıl gereken TÜGVA toplantısındaki üç padişah posteri değil; siyasetin, tarihi hangi ihtiyaçla yeniden yorumladığı ve sembolleştirdiği…