Marks’ın sık kullandığı Latince söz var:

-“Asinus asinum fricat.”

“Eşek eşeği kaşır” demek... Türkçedeki meali daha anlaşılır: “Sen beni öv, ben de seni öveyim!”

Marks bu sözü bazı iktisatçılar için söyledi…

Ama onun alaycılığı iktisat bilimine değildi. Nitekim Adam Smith ve David Ricardo gibi kapitalizmin ilk büyük iktisatçılarına değer verdi. Aynı düşüncede olduğu için değil; üretimin, ücretin, kârın ve rantın ardındaki gerçek ilişkileri anlamaya çalıştıkları, sermaye ile emek arasındaki çıkar çatışmalarını görmezden gelmedikleri için

Fakat Marks’a göre kapitalizm büyüdükçe iktisat düşüncesinde önemli kırılma yaşandı: Krizler artıyor, işçi sınıfının sefaleti görünür hale geliyor, sermaye ile emek arasındaki çatışma sertleşiyordu...

Buna rağmen bazı iktisatçılar bu çelişkilerin nedenlerini araştırmak yerine, kapitalizmin aslında “uyumlu doğal düzen” olduğunu söylüyordu…

Marks’ın özellikle hedef aldığı isimlerden biri 19’uncu yüzyıl Fransa’sında serbest piyasanın en güçlü savunucularından iktisatçı Frederic Bastiat oldu...

Marks’a göre onun gibi iktisatçılar, kapitalizmin yarattığı gerçek sorunları açıklamak yerine sistemin savunmasını yapıyor, birbirlerinin teorilerini överek bu düşüncelere “bilimsel itibar” kazandırıyordu…

Gerçeğe bakmak yerine birbirini alkışlayan iktisatçıları Marks hep küçümsedi…

Sorun salt AKP mi…

Türkiye’de ekonomik krizi anlatanların önemli bölümü faturayı doğrudan AKP’ye kesiyor

Elbette iktidarın; yanlış ekonomi politikalarının, kurumları zayıflatmasının, hukuku aşındırmasının ve yönetimindeki keyfiliğin ağır bedeli var. Ama açıklamayı salt buraya sıkıştırınca daha büyük soru cevapsız kalıyor:

-AKP hangi ekonomik düzenin içinde hareket etti/ediyor?

Türkiye’nin bugünkü ekonomik düzeni bir anda kurulmadı: 24 Ocak kararları ile başlayan, Özal döneminde kurumsallaşan, 1990’ların özelleştirmeleri ile derinleşen, IMF programlarıyla sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenen ve 2001 krizi sonrasında yeni kurumsal çerçeveye oturtulan neoliberal dönüşümün ürünü…

Finansallaşma, sıcak para bağımlılığı, borçlanmaya dayalı büyüme, emeğin ucuzlatılması, sendikaların zayıflatılması ve kamusal hizmetlerin giderek piyasaya açılması gibi bu modeli AKP devraldı. Bazı alanlarda daha da derinleştirdi...

Bugün garip tablo ile karşı karşıyayız:

Yıllarca özelleştirmeyi, sermayenin önündeki sınırların kaldırılmasını, emeğin ucuzlatılmasını, finans kapitalin serbest dolaşımını, sosyal devletin tasfiyesini ve kamusal olanın piyasaya teslimini “çağdaş ekonominin gereği” diye savunan iktisatçılar, bugün ortaya çıkan krizi sermaye düzeninin yapısal sonucu olarak değil, AKP’nin salt kötü yönetiminin ürünü olarak açıklıyor!

Maalesef muhalefet de benzer yüzeysel eleştiriyi sürdürüyor. AKP iktidarının uyguladığı ekonomik modele tek söz etmiyorlar. Hatta köhnemiş bu modelin, daha liyakatli kadrolarla, daha bağımsız kurumlarla ve daha doğru faiz politikasıyla yeniden işleyeceğini söylüyorlar!

Oysa mesele direksiyonda kimin oturduğu değil, aracın hangi yöne gittiğini tartışmak gerekiyor

IMF’nin öcüleri

Neoliberalizm kendi tercihlerini siyasi tercih olmaktan çıkarıp teknik zorunluluk gibi gösteriyor:

-Özelleştirme sınıfsal tercih değildir; “verimlilik” gereğidir…

-Sermayenin önündeki sınırların kaldırılması sermaye sınıfının talebi değildir; küresel ekonomiye uyumdur...

-Sosyal devletin tasfiyesi ideolojik tercih değil, bütçe disiplinidir...

-Emeğin ucuzlatılması ise ücretliyi yoksullaştırmak değil, rekabet gücünü artırmaktır…

Dil değişince gerçeklik de görünmez hale geliyor!

Hakan Topkurulu geçen nisan ayında çıkardığı “IMF’nin Öcüleri: Liberalizmin Yalanları” kitabında tam bu düşünsel dünyaya itiraz ediyor…

IMF politikalarını sadece birtakım yanlış reçeteler olarak değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası ekonomik düzenin parçası olarak ele alıyor.

İşte… Türkiye’deki iktisat tartışmasının eksikliği burada başlıyor: Kriz çıktığında model sorgulanmıyor, modeli kötü uygulayan yönetici sorgulanıyor…

Sorun güya:

-Sermaye birikiminin yapısında değil, faiz kararlarında…

-Gelir bölüşümündeki adaletsizlikte değil, Merkez Bankası yönetiminde…

-Sınıfsal tercihlerde değil, liyakatsiz kadrolarda vs. aranıyor.

Elbette bunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat asıl soru başka:

-AKP giderse ekonomik model de gidecek mi?

Yoksa aynı özelleştirme anlayışı, aynı dış kaynak bağımlılığı, aynı ucuz emek politikası ve aynı bölüşüm düzeni başka bir siyasi kadroyla mı devam edecek?

Asıl soru, iktidarın değişmesinden çok, mevcut ekonomik düzenin değişip değişmeyeceğidir.

Neoliberalizmin düşünsel üstünlüğü tam burada:

Kendini tartışmanın dışına çıkarmayı başarıyor. Aynı kabulleri tekrar edenler, birbirlerinin tezlerini doğrulayıp duruyor…

Marks’ın küçümseyici sözüyle söylersek:

Asinus asinum fricat…