Alman AfD partisinin yükselişi üzerine yapılan tartışmalarda eksiklik dikkat çekiyor:

Parti, “faşizm” etiketiyle anılıyor ama milyonlarca Alman seçmenin neden ona yöneldiği hiç konuşulmuyor!

AfD her seçimde oyunu artırdığında küresel medyada aynı alarm çalıyor: “Faşizm geri dönüyor…”

Gerçekten öyle mi?

Marksist literatürde faşizm, kapitalizmin kriz döneminde işçi hareketini ve solu tasfiye ederek sermaye düzenini koruyan otoriter iktidar biçimidir. Parlamento, sendikalar ve siyasal özgürlükler ezilir, sınıf çatışmasının üzeri ırkçılık, şovenizm ve düşmanlaştırma ile örtülür…

Yani faşizm öncelikle hakaret sözcüğü değil, tarihsel koşulların ürettiği iktidar biçimidir…

O halde AfD’yi anlamak için hangi toplumsal öfkeyi örgütlediğine bakmak gerekiyor: Kimden oy alıyor, hangi ekonomik çıkarlara yaslanıyor ve sermaye-emek dengesini kimin lehine kurmak istiyor?

AfD boşlukta büyümüyor. Örneğin:

Almanya’da sanayi üretimi 2021’e göre yüzde 18 geriledi. Çin’e otomobil ve parça ihracatı 2022’de 30 milyar eurodan 2025’te 14 milyarın altına düştü.

Ağustos 2026’da işsiz sayısı 3 milyonu aştı. Gelir dağılımındaki eşitsizlik yeniden büyüdü: En zengin yüzde 20’nin geliri en yoksul yüzde 20’nin 4,7 katına çıktı. Vs.

AfD’nin yükselişini anlamaya buralardan başlamak gerek…

Önyargıdan önce öğrenin

Şimdi “faşist”, “ırkçı” gibi sıfatları bir kenara bırakıp AfD’nin parti programına bakalım:

-Ekonomik çizgisinin merkezinde özel mülkiyet, bireyin kendi emeği ve birikimine dayanması ve fiyatların piyasa tarafından belirlenmesi var.

-Şirketlerin üzerindeki yükümlülüklerin ve bürokrasinin azaltılmasını ama devlet teşviklerinin kaldırılmasını ve düşük vergiyi, dengeli bütçeyi savunuyor.

-Asgari ücretin piyasa değil devlet tarafından belirlenmesini, içme suyu gibi bazı kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinde referanduma gidilmesini istiyor.

Program tek renk değil: Omurgası piyasa liberalizmi ama bazı başlıklarda korumacı sosyal frenler var…

-Euro’yu “hatalı model” sayıyor, ortak para sisteminin sona erdirilmesini öne çıkarıyor.

-Avrupa Birliği’nin merkezi yapısına karşı duruyor, ulus devleti benimsiyor. AB’nin dağıtılıp yeni Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmasını hedefliyor.

-Göçte AB dış sınırlarının kapatılmasını, Alman sınırlarında sıkı kontrolü ve reddedilen sığınmacıların hızla gönderilmesini istiyor. Ancak Almanya’nın ihtiyacına göre nitelikli yasal göçe kapıyı kapatmıyor. Çifte vatandaşlığa ise karşı...

-Kültürde “Alman kültürünü” çokkültürlülüğün karşısına koyuyor. Mesela, “İslam Almanya’ya ait değildir” diyor, kamusal alanda yüzü kapatan nikabın yasaklanmasını talep ediyor. Toplumsal cinsiyet çalışmalarına ve kadın-erkek kotasına karşı çıkıyor… Alman nüfusunun doğum oranının artırılmasını savunuyor.

-Dış politikada NATO’yu salt savunma ittifakı olarak görüyor. Yabancı askerlerin ve nükleer silahların ülkeden çekilmesini, zorunlu askerliğin geri gelmesini ve Rusya yaptırımlarının kaldırılmasını, Moskova ile ilişkilerin geliştirilmesini savunuyor…

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor ve Ankara’yı Avrupa siyasi bütünleşmesinin dışında görüyor! Buna karşılık Türkiye ile ekonomik, güvenlik ve stratejik çıkarlar temelinde pragmatik ilişki kurulmasını savunuyor...

Toparlayayım:

Sol’un acıklı hali

Şimdi asıl çelişkiye gelelim.

2025 federal seçiminde işçilerin yüzde 38’i AfD’ye oy verdi. İşçi hareketinden doğan Almanya Sosyal Demokrat Partisi/SPD’nin işçi oyu ise yüzde 12’ye düştü.

Peki işçi sınıfı sola değil; piyasa yanlısı, şirket yanlısı ve mali açıdan muhafazakâr çizgideki AfD’ye oy veriyor?

Bunun kökü eski: SPD’li Başbakan Gerhard Schröder’in 2003’te başlattığı işsizlik yardımlarını daraltması, düşük ücretli ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırması ve ardından emeklilik yaşının 67’ye çıkarılması işçi sınıfının tarihsel partisini, neoliberal dönüşümün uygulayıcılarından biri haline geldi...

Sol Parti/LINKE de boşluğu dolduramadı. Yıllar süren parti içi ayrılıklar ve liderlik kavgaları işçi tabanını zayıflattı. 2025’te özellikle gençler arasındaki oylarını yükseltse de fabrikanın, sendikanın ve işçi örgütlerinin yarattığı eski sınıf aidiyeti zayıfladı. Hele…Sınıf siyasetinden uzaklaşıp kimlikçi politikalara yönelmesi halkla arasındaki bağı hayli kopardı...

AfD tam bu boşluğa girdi. “Yukarıdakiler-aşağıdakiler” yerine “Almanlar-göçmenler”, “halk-seçkinler”, “Berlin-Brüksel” karşıtlığını koydu. Yani:

Sınıfsal itirazın adresi zayıfladıkça, toplumsal öfkenin adresi sağa kaydı...

Bu yüzden AfD’nin yükselişini anlamak için önce, “faşist” yaftasına değil, onu büyüten ekonomik krize, sınıfsal çözülmeye ve solun bıraktığı boşluğa bakmak gerek...

CHP’den Yeni Parti’ye “bizim sol” bundan ders çıkarır mı? Hiç sanmam. Neoliberalizmin esirliğinden kurtulacak teorik cesaretleri, halkçı siyasi iradeleri yok, tıpkı Almanya sosyal demokratları gibi…