Geçenlerde arşivimi karıştırırken karşıma sevgili kardeşim Zeynep çıktı…

Zeynep, bir şairin kızıydı... Yakılmış bir şairin... Sivas’ta, göstere göstere ve de tam 8 saatte diri diri alevlere teslim edilen bir babanın, Metin Altıok’un kızı. Tıpkı diğerleri gibi…

Tıpkı sanatçı Muhlis Akarsu, yazar Asım Bezirci, tıpkı üç telli curanın son üstadı Nesimi Çimen, tıpkı 23 yaşındaki şair Hasret Gültekin, karikatür sanatçısı Asaf Koçak, tıpkı yaşları 20’ye bile erişememiş Nurcan ve Özlem Şahin, Asuman ve Yasemin Sivri ve diğer fidanlar gibi…

Zeynep, tıpkı diğer geride kalanlar gibi, 1993’ün temmuz ayının 2’sinden beri kavruluyordu babasının acısıyla… Bu acıya bir de kalleşlikler, bir de haksızlıklar, bir de adaletsizlikler eklenince, yüreği yangın yerine dönüyordu… Ve bir gün Doğuş Üniversitesi, Zeynep Altıok’un işine son verdi!

Her insanın başına gelebilecek, sıradan bir şey gibi görünüyordu ama değildi…

-Gerekçe gerçekten iç yakıcıydı!

“Sizin hiç babanız yandı mı?”

Peki, Zeynep niçin kovulmuştu biliyor musunuz?

-Sizin hiç babanız yandı mı? diye sorduğu için!

Üniversite yetkilileri, “Kurumsal İletişim Birimi Sorumlusu” Zeynep Altıok’u önce uyarmıştı:

-Basına verdiğiniz demeçler kurumu zedeliyor…

Zeynep şaşırmış, içlenmiş, “Sivas katliamı ve sonrasındaki süreç, bir hukuk mücadelesi, açıklamalarımın üniversiteyle hiçbir ilgisi yok” demiş ancak soruşturma bile açılmadan işten çıkarılmıştı... Gerekçe; korkunun, korkunun getirdiği zavallılığın hazin bir yansımasıydı:

-Sivas katliamı ile ilgili açıklamaları sakıncalı bulunduğu için...

Pekii, neydi bu sakıncalar?.. Zeynep, iktidarın Madımak Oteli’ne astığı “yaşamını yitirenler” levhasında, katliamcılardan ikisinin ismine de yer verilmesine tepki göstermiş, “Auschwitz’de Hitler’in adı nasıl yazılmadıysa, saldırganların adı da onurlandırılarak kurbanlarıyla bir arada yazılamaz. Babasını kaybetmiş bir insanın değil, aydınlarını yakmış bir toplumun bireyi olarak ne hissettiğim önemli” demişti… Ardından katliamın yıldönümünde Madımak Oteli’nin önünde anma töreni yapılmasına izin verilmeyince “Sizin hiç babanız öldü mü?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı:

-Siz ki bu orta çağ zihniyetine göz yumdunuz, siz ki bu katliamın ardından adil bir hukuk süreci işletmediniz, sadece kalabalıktan göstermelik olarak topladığınız sanıkları yargıya taşıdınız, elebaşlarının örgüt liderlerinin peşine düşmediniz, siz ki “sözde” aranan firari sanıkların sınırlarımız içinde evlenmesine, askerlik yapmasına, ehliyet almasına olanak sağladınız, siz ki bunca yıldır Sivas katliamının ardında kalan karanlıkları aydınlatmadınız! Öyleyse bugün bu insanların senede sadece bir gün toplanmalarını yasaklayamazsınız. Sizin hiç babanız yandı mı? Hiç evladınız öldü mü? Siz kimi o otelden uzak tuttuğunuzun farkında mısınız?..

İşte üniversitenin sakıncalı bulduğu açıklama buydu!

Büyük şair Nazım Hikmet diyor ki…

Korku insani bir duygudur...

Tiksinmek, sevmek, nefret etmek gibi… Gereklidir de insanın “aklı başında olma” halinin dengeleyici unsurlarından biridir… Kontrol etmeyi becerebilir, teslim olmazsanız son derece yararlıdır da...

Korkaklığa gelince; insanı ve toplumu önce paralize olmaya, sonra zillete, en sonunda da beş para etmez bir köleliğe mahkûm eden soysuz ve aşağılık bir duruş biçimidir. Üstelik salgın hastalık gibidir; çok kısa sürede bir toplumu sarıp sarmalar, erdem, inanç, cesaret gibi soylu duyguları acımasızca çökertir. Bu duruma gelen bir insanın ya da toplumun halini büyük şair Nazım, “Bir Provokatör Üstünde hiciv denemeleri isimli şiirinin o muhteşem mısralarında şöyle anlatır:

-Sen bu kavgada/ Bir nokta bile değil/ Bir küçük, eğri virgül/ Bir zavallı vesilesin!

Bu yazının kaleme alınmasının üzerinden 18 yıl geçti, Sivas’taki katliamın üzerinden ise yaklaşık bir ay 4 gün sonra tam 33 yıl geçmiş olacak… Peki bu katliamın ardındaki kara gerçek ortaya çıkarılabildi mi? Tabii ki hayır!

-Asla unutmayın, unutturmayın…