TARIK IŞIK / NEFES

Başlıktaki soruyu bugün sormak kolay. Ancak 10-15 yıl önce hiç de öyle değildi. “Fethullahçı Terör Örgütü” kavramının henüz hayatımıza girmediği, bizim “Fethullahçı”, diğerlerinin “cemaat” dediği terör örgütü militanlarının ve sempatizanlarının kamuda cirit attığı 2010’lu yılların başından söz ediyorum.

Kamuda koltuk kapmak için ‘abi’lerin bir telefonunun yettiği günlerde Radikal gazetesinde Başbakanlık muhabiriydim. Henüz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmemiş, günümüzde gazetecilere karşı acımasızca uygulanan akreditasyon ambargosu tam yerleşmemişti. Şimdi Adalet Bakanlığına tahsis edilen Başbakanlık binasında devletin üst düzey bürokratları görev yapıyordu. Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi gibi hayattan izole edilmiş bir mekân değildi. Bir gazetecinin mesleki faaliyetleri için girip çıkabileceği bir binaydı. Onlarca üst düzey bürokrat arasında özellikle bir bürokratın ismi geçtiğinde Fethullahçıların yüzü ekşir, “kötü adam” olduğunu söylerlerdi. Kötülüğe gerekçe olarak da (kendilerinin deyimi ile) “Hizmet hareketine karşı olmasını” gösterirlerdi. O bürokratın yüksek sesle “Onları burada barındırmayacağım” dediği, hatta sesin yüksekliğinden koridorlarda çınladığı rivayet edilirdi. Bu Fethullahçı cenderesindeki bürokrasi için alışıldık bir durum değildi.

Ne mi oldu o bürokrat? Daha sonra İçişleri Bakanı ve milletvekili olarak görev yaptı. Şimdi AK Parti Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. Sözünü ettiğim bürokrat, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala.

Ne Melek Anne’ymiş!

Gazetecilikte bazı haberler vardır; yazarsınız, yayımlanır, birkaç gün konuşulur sonra unutulur gider. Ama o haberin etrafında dönen kulisler yıllarca hafızanızda kalır. AK Parti Bursa Milletvekili Mustafa Varank’ın geçtiğimiz günlerde eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hakkında yazdıklarını okuyunca, hafızamın bir köşesinde duran öyle bir hikâye yeniden canlandı. Önce Varank’ın ne yazdığını hatırlatayım. Varank, Hüseyin Çelik’in dershanelerin kapatıldığı, Gezi olaylarının patlak verdiği, 17/25 Aralık döneminde kendilerine “Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Melek Anne çok çok üzgün. Böyle devam ederseniz başınıza ne geleceği belli olmaz” dediğini söyledi. Varank’a göre bu düpedüz bir tehditti ve “Melek Anne” diye söz edilen kişi, örgütün kasası olmakla suçlanan firari Akın İpek’in annesi Melek İpek’ti.

Şimdi kendi hikâyeme geleyim. Radikal gazetesinde Başbakanlık muhabiriydim. Melek İpek’in bazı AK Partililerin eşlerini hacca götüreceğini öğrendim. Sıradan bir haber gibi görünebilir; oysa satır arasını okumayı bilenler için dönemin güç ilişkilerine dair epey şey söylüyordu. Bir “cemaat” ailesinin iktidar çevresiyle kurduğu yakınlığın somut, gündelik bir fotoğrafıydı. Haber yayımlandıktan kısa süre sonra samimiyetim olmayan bir “gazeteci” ile karşılaştım. Sohbet havasında başlayan konuşma dönüp dolaşıp aynı soruya geliyordu: Bu haberi kimden almıştım, kaynağım kimdi? Gazeteciliğin en temel ilkesidir; kaynağınızı kimseye söylemezsiniz. Kaynağımı söylemediğim gibi kafamda bir soru işareti de oluştu. Sonradan öğrendim ki o gazeteci, kaynağımın kim olduğunu öğrenebilseymiş bu bilgiyi doğruca Hüseyin Çelik’e götürecekmiş. Varank’ın anlattıklarını okuyunca parçalar zihnimde birleşti. Demek ki “Melek Anne”nin üzülmemesi, yalnızca parti içindeki isimlere yönelik bir hassasiyet değildi. Onun adının geçtiği bir gazete haberinin kaynağı bile takip konusuydu.

Takaların pervaneye doladığı ağlar

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, darbe girişiminin 10. yıldönümünde Karadeniz’den Günebakış Gazetesi’ne o geceyi ilk kez ayrıntılarıyla anlatmış. Okuyunca gördüm ki 15 Temmuz’un henüz yazılmamış çok hikâyesi var. Uraloğlu, İzmir Karayolları Bölge Müdürü. Valilikten çağrı gelmeden ekibi toplatmış. Kızını arkadaşının evine bırakmış, abdest almış, çocuklarıyla vedalaşmış. Telefonuna ulaşılamayabileceğini duyan Trabzon’daki akrabaları “Madem abimiz gidiyor, biz de sahada olmalıyız” deyip meydanda toplanmış. Valiliğe vardığında Valinin ilk sözü “Biz de seni bekliyorduk” olmuş. Ekibi asfalt makinesinden kamyona ne varsa toplamış; kısa sürede 29 iş makinesi kışlaların önüne çekilmiş. Tankın karşısına greyder koymak... Darbecilerin 40 yılda kurduğu planın, sahadaki adamların birkaç saatlik refleksiyle nasıl bozulduğunun özeti. Gece, valiliğin ve meydandakilerin denizden hedef alınabileceği istihbaratı gelmiş. Uraloğlu, Balıkçılar Federasyonu Başkanı Rizeli Mehmet Reis’e sormuş: “Reis, bir savaş gemisine karşı ne yapabilirsin ki?” Cevap, milletin o geceki halet-i ruhiyesinin fotoğrafı gibi: “Müdürüm, biz ağlarımızı denize salarız, pervanelerine dolanırız. Onları yola devam edemez hâle getiririz.”

İnsanın aklına ister istemez 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül geliyor; milletçe refleks gösterebilseydik Adnan Menderes, Deniz Gezmiş, Erdal Eren ve niceleri belki hâlâ hayatta olacaktı.