Şehriban KIRAÇ - NEFES

İngiltere'deki Cardiff Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Kara, fon skandalında tahribatı borsadaki yaklaşık 96 milyar dolarlık değer kaybıyla ölçmenin yanıltıcı olacağını vurgulayarak, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) sorunun 2025 sonunda tespit edildiğini kabul ettiğini belirtti. “Balon büyürken herkes kazanıyordu. TL’ye talep artıyor, ekonomi yönetimi de bundan memnun kalıyordu. Erken müdahalenin maliyeti hemen görünür. Partiyi bozan olmak kimsenin işine gelmedi” dedi. Prof. Dr. Engin Kara ile fon krizini, Türkiye ekonomisini ve Avrupa’da yayılan eylemleri konuştuk.

Türkiye son bir aydır fon kriziyle çalkalanıyor. Sizce fon krizinin ekonomiye etkisi ne olur, nasıl bir tahribat yaratıldı?

Yaşanan şey özünde bir likidite krizi. Bunu bir pazar örneğiyle de düşünebiliriz: Küçük bir kasaba pazarına bir kamyon domates getiren satıcı, fiyatı yerle bir etmeden malını satamaz; aynı kamyon büyük bir şehir halinde kolayca erir. Sığ hisseler kasaba pazarı gibidir.

Bu yüzden tahribatı borsadaki yaklaşık 96 milyar dolarlık değer kaybıyla ölçmek yanıltıcı; sığ hisselerdeki o servetin büyük kısmı hiçbir zaman nakde çevrilebilir değildi. Kalıcı hasar piyasanın derinliğinde. Zorunlu satışlar ve geri çekilen tedbirler alıcıları kaçırdı, piyasayı şehir halinden kasaba pazarına çevirdi. Endeks toparlansa da küçük şirketlerde derinlik ve halka arz kanalı uzun süre geri gelmeyecek; KOBİ finansmanına, dolayısıyla ekonomiye asıl darbe buradan gelecek.

HAKSIZ KAZANÇ GERİ ALINSIN

Kayıpların telafi edilmesi için asıl atılması gereken adımlar nelerdir? Tekrar para piyasasına güven nasıl sağlanacak?

Kâğıt üzerinde görünen servetin bir kısmı aslında hiç var olmamıştı; onu kimse geri veremez. Odaklanılması gereken, geri kazanılabilecek olanın nasıl azamiye çıkarılacağı. Sığ hisseler yangın fiyatına satılmak yerine, birkaç yıla yayarak satacak bir yapıya devredilebilir; yatırımcıya da borsada alınıp satılabilen hak belgeleri verilebilir. Böylece parasına bugün ihtiyacı olan belgesini satar, bekleyebilen bekler. Haksız kazanç da geri alınmalı; ama meşru kazançla arasındaki çizgi baştan net çizilerek.

İleriye dönük olarak da iki kural şart: Sığ hisseler son işlem fiyatından değil, gerçekte satılabilecekleri değerden gösterilmeli; günlük çıkış vaat eden fon yalnızca nakit benzeri varlık tutmalı. Para piyasasına güven ancak böyle gelir.

KURALSIZLIK ŞOK YARATTI

Fon krizinde asıl sorumlu kim? Uyarılara rağmen neden zamanında önlenmedi?

SPK, sorunun 2025 sonunda tespit edildiğini kabul ediyor. Bilgi vardı, eylem yoktu. Çünkü balon büyürken herkes kazanıyordu: Yatırımcı yüksek getiri, yönetici büyüyen ücret görüyordu; TL’ye talep artıyor, ekonomi yönetimi de bundan memnun kalıyordu.

Erken müdahalenin maliyeti hemen görünür, faydası ise görünmez. Partiyi bozan olmak kimsenin işine gelmedi. Ancak geç gelen düzenleme krizin tetikleyicisi oldu: Balon zirvedeyken gelen sıkılaştırma girişleri kesti ve hücumu başlattı. Su testisi su yolunda kırıldı. Aynı kural erken gelirse ilaç, geç gelirse şok olur. Çözüm, belli eşikler aşıldığında onay beklemeden otomatik devreye giren kurallar. Böylece kimse partiyi bozan olmak zorunda kalmaz; kural partiyi zamanında bitirir.

Belirsizlik azaltılmalı

Dezenflasyon politikası uygulanmasına rağmen enflasyonda neden düşüş olmuyor?

Aylık enflasyon dalgalı, ama dalgaları arındırdığınızda son iki yıldır aylık yüzde 2’nin hemen üzerine yuva yaptığını görürsünüz; bu, yıllık yaklaşık yüzde 30 demek. Yıllık enflasyon Eylül 2024’ten Eylül 2025’e 16 puan gerilemişti, son bir yılda ise yalnızca 3,6 puan geriledi. Düşüş neredeyse durdu. Merkez Bankası dezenflasyonun yavaşlamasını enerji fiyatlarına bağlıyor; ama bu bant enerji şokundan önce de vardı.

Bence bandın kökü ekonominin dışında. Aynı enerji şokunu yaşayan Brezilya’da enflasyon yüzde 4,6, Meksika’da yüzde 3,5. Fark enerjiden değil, kurallara duyulan güvenden geliyor. Kuralların yarın değişebileceğine inanılıyorsa bugünkü sıkı politika beklentileri çıpalayamaz. Türkiye’de herkes bunun bir gecede olabileceğini biliyor. Bağımsızlık kâğıt üzerinde var; ama kuralı koyan onu bir gecede değiştirebiliyorsa, bu bir taahhüt değil. Enflasyonu aşağı çekmenin yolu faizden çok oynaklığı, yani siyasi belirsizliği azaltmak.

Kurallara dayanan bir düzen gerekiyor

Şu anda Türkiye ekonomisinin en can yakıcı sorunları neler, çözüm için neler önerirsiniz?

Yüzde 30 bandına yerleşmiş enflasyon, ücretlinin ve sanayinin eriyen geliri ve hukukun öngörülemezliğinin her fiyata eklediği risk primi.

Türkiye’de kurallar kişilere göre değişiyor. Fon yöneticisi balonu büyütüyor, düzenleyici müdahaleyi erteliyor, şirket üretmek yerine finansal kazanca yöneliyor; çünkü mevcut düzen bunu ödüllendiriyor. Muhalefetin kimseyi mevcut düzenin çalışmadığına ikna etmesine gerek yok; vatandaş bunu her gün cebinde yaşıyor. Eksik olan, yerine neyin geleceği. Yeni bir toplumsal sözleşme gerekiyor. Üretmenin spekülasyondan, kurallara uymanın siyasi yakınlıktan daha fazla karşılık bulduğu, hukukun herkese eşit uygulandığı, kadınların ekonomik hayata eşit katılabildiği bir düzen. Her alanda kişilere değil, kurallara dayanan bir düzen şart. Oyunun kuralları değişmeden oyuncuları değiştirmek yetmez. Bu yüzden muhalefet yalnızca “biz gelince düzelteceğiz” dememeli; “biz gelince biz de bu kurallara uyacağız” diyebilmeli.

Hükümetler göz yumar yatırımcı göz yummaz

Uzun yıllardır yurt dışında eğitim veriyorsunuz. Türkiye ekonomisi dışarıdan nasıl görünüyor?

Temmuzdaki NATO zirvesinin ardından İngiltere’den kıdemli bir profesör meslektaşımla konuşuyordum. Belediye başkanlarının tutuklanmasından endişeliydi; ama onu asıl kaygılandıran, Batı’nın buna göz yummasıydı. Bugün Batı’nın gözünde Türkiye önce jeopolitik bir ortak, hukuk devleti ikinci planda. Ama burada bir tuzak var: Batılı hükümetler göz yumabilir, Batılı yatırımcı göz yummaz. Rakamlar da bunu gösteriyor. Yabancıların elindeki devlet tahvili ve hisse senetleri, millî gelire oranla 2012’deki yüzde 14,5’ten yüzde 3,3’e indi. Üstelik kaçan yalnızca yabancı değil: yerliler de son iki yılda yurt dışına 25 milyar dolara yakın menkul kıymet yatırımı yaptı. Çünkü yatırımcı faize bakarak gelip gidebilir, ama kalıcı olarak yerleşmek için hukuka bakar. Sonuçta dışarıdan Türkiye, jeopolitik olarak vazgeçilmez ama ekonomik olarak güvenilmeyen bir ülke gibi görünüyor.

Vatandaşta ciddi bir gelir erimesi var. Reel sektör de yüksek maliyet artışlarından şikâyetçi. Önümüzdeki dönemde neler öngörüyorsunuz?

Türkiye’de reel sektör yaratıcıdır, ama bu yaratıcılığın sınırına geldik. 2022’den beri perakende satış hacmi yüzde 70’e yakın artarken sanayi üretimi neredeyse yerinde saydı. Sorun talep değil, üretmenin maliyeti. Sanayi yan yollar aradı, borsadan kaynak topladı; fon krizi bunun ilk faturası oldu.

Vatandaş tarafında ise ücretler yıllarca hedeflenen enflasyona göre belirlendi ve dezenflasyonun yükü ücretliye yüklendi. Bugün enflasyonu ücretler sürüklemiyor, ücretler enflasyonun arkasından koşuyor.

Bütün bu ekonomik ve siyasi tercihlerin sonucunda en büyük risk, kalıcı bir sanayisizleşme.

Enflasyon konusunda önümüzdeki dönemde ne tür riskler görüyorsunuz?

Savaşlardan, enerji fiyatlarından ya da siyasetten art arda gelecek şoklar, üstelik fon krizinin Merkez Bankası’nın elini bağladığı bir dönemde, firmaları artışları kalıcı saymaya iter. Bandın altına inmek için her şeyin doğru gitmesi gerekir, üstüne çıkmak için birkaç şeyin aynı anda yanlış gitmesi yeter.

Gençler ses yükseltiyor

Fransa’da okullarda başlayan protestolar, kısa sürede bir hayat pahalılığı hareketine dönüştü. İtalya, Belçika ve Portekiz’de de benzer gösteriler var. Ayrı olaylar gibi görünse de, hepsi ortak bir ekonomik zemin üzerinde duruyor.

Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayla birlikte enerji fiyatları hızla yükseldi. Fiyatlar hızlı artıyor, ücretler ise yavaş. Sonuç, reel gelirde bir düşüş. İnsanlar kâğıt üzerinde aynı parayı kazansa da kendini daha yoksul hissediyor. Hareketin okullarda başlaması da tesadüf değil: Kalabalık sınıflar, öğretmen eksikliği, bakımsız binalar. Gençler sadece bugünü değil, geleceklerini de sorguluyor. Hükümetler, geçmişte olduğu gibi toplumu sübvansiyonlarla rahatlatamıyor. Borç yükü altında hareket alanı daralan devletler, okullara, hastanelere yeterince yatırım yapamıyor. Popülistler ise faturayı göçmenlere kesiyor. Yanlış teşhis, yanlış tedaviye yol açar.

Avrupa’daki bu tablo Türkiye’yi iki kanaldan etkiliyor. Birincisi, finansman. Dünyada paraya olan talep yüksek, faizler yüksek. Türkiye’ye gelen yabancı para azalır ya da daha pahalıya gelir. İkincisi, ihracat. Türkiye hem parayı daha pahalıya bulacak hem de satacağı mal için daha zayıf bir pazarla karşılaşacak.

İktisatçı Albert Hirschman’ın 1970’te yayımlanan kitabında, bir kurumdan ya da bir ülkeden memnun olmayan insanların iki seçeneği olduğunu söylediği anlatılır: Gitmek ya da sesini yükseltmek. Gitmek zorlaştıkça ses yükselir. Avrupa’da gördüğümüz, sesin yükselmesi.

Türkiye’de ise reel ücretlerdeki erimeye rağmen benzer bir tepki görmüyoruz. Bunun bir nedeni, birçok gencin, özellikle eğitimli olanların, sesini yükseltmek yerine gitmeyi seçmesi. Beyin göçü, sessiz bir tepki.