Şehriban KIRAÇ - NEFES
Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren, sanayinin ve ihracatın son 10 yılın en zorlu koşullarından geçtiğine işaret ederek, destekledikleri dezenflasyon programının beklenenden uzun sürmesinin finansman maliyetlerini artırdığını söyledi. Enflasyonu kalıcı biçimde düşürme hedefinden vazgeçilmemesi gerektiğine dikkat çeken Diren, enflasyonla mücadelenin kalbinin tarlada attığını da vurguladı.
Türkiye ekonomisine ilişkin en kapsamlı röportajını NEFES gazetesine veren TÜSİAD Başkanı Ozan Diren ile başta Made in EU tartışmaları olmak üzere, fon krizi, erken sanayisizleşme, sektörel dönüşüm ve tarımın sorunları olmak üzere gündemdeki konuları konuştuk.
KALICI KAYIP OLABİLİR
TÜSİAD’ın hazırladığı rekabet gücü endeksinde görüyoruz ki üretici sektörler kan kaybediyor ne diyeceksiniz?
TÜSİAD Maliyet Bazlı Rekabet Gücü Endeksi, imalat sanayimizin ana ihracat pazarlarındaki rekabet koşullarını rakip ülkelerle ara malı, enerji, işgücü ve finansman maliyetleri üzerinden karşılaştırıyor.
Endeks, sanayimizin ve ihracatçımızın son 10 yılın en zorlu koşullarından geçtiğini gösteriyor. Desteklediğimiz dezenflasyon programının beklenenden uzun sürmesi finansman maliyetlerini artırırken girdi fiyatları, yakın coğrafyamızdaki savaşlar, Avrupa’daki yavaşlama, Çin’in rekabeti ve korumacılık üretici üzerindeki baskıyı büyütüyor.
İş dünyası değişen koşullara uyum sağlamak için elbette çözüm üretir; ancak şirketlerin pazarlarını, tedarik zincirlerini ve yatırım tercihlerini Türkiye dışına yöneltmek zorunda kalması, ülkemizin üretim kapasitesi ve yatırım çekme gücü açısından kalıcı kayıplara yol açabilir. TÜSİAD’ın sorumluluğu, şirketlerin ayakta kalmasının yanı sıra Türkiye’nin yatırım yapılabilir, üretim ve teknoloji geliştirebilen, nitelikli insan kaynağını tutabilen bir ülke olarak dünya liginde yükselmesine katkı sunmaktır. Bu nedenle rekabet gücünü, Türkiye’nin uzun vadeli kalkınma ve refah meselesi olarak görüyoruz.

ÜRETİM GÜCÜ KORUNMALI
Rekabette öne çıkabilmek için atılması gereken adımlar nelerdir?
Kısa vadede önceliğimiz, enflasyonla mücadeleye zarar vermeden üretim ve ihracatın sürekliliğini korumak; iç talepteki daralma karşısında imalat sanayisini ve KOBİ’leri seçici araçlarla desteklemek olmalı.
İhracatçı KOBİ’ler ve tedarikçileri için hedefli finansman ve kefalet mekanizmaları geliştirmeliyiz. İhracat zincirine katkısı doğrulanan tedarikçiler, ana üreticinin siparişleri ve onaylı alacakları üzerinden uygun vadeli krediye erişebilmeli. Reeskont kredileri, KGF kefaleti ve alternatif değerlendirme modelleri güçlü ihracat potansiyeli taşıyan KOBİ’lere daha etkin yönlendirilmeli. İhracatçı skoru firma büyüklüğüne göre izlenmeli; teminat ve ölçek sorunu yaşayan KOBİ’lerin imkânlara erişimi artırılmalı.
Kalıcı çözüm ise verimlilikten geçiyor. Dijitalleşme, yapay zekâ, yeşil dönüşüm, nitelikli insan kaynağı ve yüksek katma değerli üretim alanlarında uzun vadeli yatırımlara ihtiyacımız var. Dış ticaret açığı verdiğimiz ve ihracatçı sanayinin üretimde kullandığı girdilerde yeni yatırımları; talep, teknoloji, ekonomik ölçek, kalite, maliyet ve ihracat potansiyeli ölçütleriyle önceliklendirmeliyiz. Yerli üreticiyi genel koruma duvarları yerine, rekabetçi kapasite kazanmasını sağlayacak yatırım, Ar-Ge, finansman ve verimlilik destekleriyle güçlendirmeliyiz.
Kamu liderliği ve özel sektör iş birliğiyle, somut hedefleri olan ve sonuçları sıkı biçimde izlenen bir sanayide dönüşüm stratejisi oluşturmalıyız. Hedefimiz bugünün üretim gücünü korurken yarının rekabet gücünü birlikte inşa etmek olmalı.
217 MİLYAR EURO’LUK TİCARET
Son günlerde başta otomotiv olmak üzere Türkiye’nin Made in EU kapsamı dışında bırakılacağı konuşuluyor. Siz AB süreci ve Made in EU sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Made in EU tartışması, otomotiv ve bugünkü ihracatımızın yanı sıra çelik, alüminyum, çimento, batarya ve yenilenebilir enerji teknolojileri gibi birçok alanda Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerindeki geleceğini ve ülkemize yapılacak sanayi yatırımlarını ilgilendiriyor.
Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşmesinin üç tamamlayıcı boyutu var: AB’ye tam üyelik uzun vadeli siyasi ve stratejik yönelimimizdir. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, mevcut sorunların giderilmesi ve kapsamın dijital ticaret, hizmetler, tarım ve kamu alımlarına genişletilmesidir. Geçen yıl Türkiye ile AB arasındaki dış ticaret yaklaşık 217 milyar Euro’ya ulaşırken dengeli bir görünüm sergiledi. Gümrük Birliği’nin doğru bir çerçeveyle modernizasyonu bu hacmi iki katına çıkarabilecek bir potansiyel taşıyor. Made in EU yaklaşımı ve Sanayi Hızlandırıcı Yasa Tasarısı ise bugünün acil rekabetçilik meselesidir. Türkiye bu yapının dışında kalırsa pazar payı kaybedebilir; yatırımlar ve üretim zincirleri ülkemizden uzaklaşabilir. Bu nedenle üyelik perspektifini korurken Gümrük Birliği’ni modernize etmeli ve Türkiye’nin yeni Avrupa sanayi politikası araçlarının dışında kalmasını önlemeliyiz.
Avrupa’nın sanayi kapasitesini ve ekonomik güvenliğini güçlendirme ihtiyacını anlıyoruz ancak Türkiye’yi dışlayan bir uygulamayı desteklemiyoruz. Türkiye 30 yıldır Gümrük Birliği içinde Avrupa sanayi ekosistemiyle ortak üretim yapıyor. Dışlanmamız Türk sanayisinin yanı sıra Türkiye’deki Avrupa şirketlerine ve Avrupa’nın maliyet, tedarik güvenliği ve rekabetçilik hedeflerine de zarar verir. Bir istisna değil, Gümrük Birliği’nin tutarlı biçimde tanınmasını, Türkiye’de üretilen malların karşılıklılık ve dolanmayı önleme şartlarıyla AB ürünleriyle eşdeğer değerlendirilmesini istiyoruz.
EN ÜST DÜZEYDE SİYASİ SAHİPLENME LAZIM
Burada hem Türkiye hem Avrupa hangi adımları atmalı?
Türkiye’nin Avrupa sanayisiyle bütünleşmesinin korunması gerektiği yönündeki görüşümüz Avrupa iş dünyasında da karşılık buluyor. BusinessEurope, AB–Türkiye Yüksek Düzeyli Ticaret Diyaloğu öncesinde ilgili AB makamlarına ilettiği mektupta, Gümrük Birliği ortaklarının kamu alımlarında karşılıklılık koşuluyla AB menşeli ürünlerle eşdeğer değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Ticaret Bakanlığımızın ve iş dünyası örgütlerimizin çalışmaları güçlü bir zemin oluşturdu. Gelinen aşamada mesele teknik bir ticaret müzakeresinin ötesine geçmiştir. Bundan sonra konunun en üst düzeyde siyasi irade tarafından sahiplenilmesine ve Türkiye’nin diplomatik ağırlığının AB kurumları ile üye ülkeler nezdinde eşgüdüm içinde kullanılmasına ihtiyaç var. Farklı üye ülkelerin desteğini güçlendirmeli, alternatif müzakere pozisyonlarımızı şimdiden hazırlamalı; siyasi partiler, iş dünyası ve sivil toplum ortak bir Türkiye yaklaşımı etrafında hareket etmeli. Çünkü burada belirli sektörlerin ötesinde üretim kapasitemizi, istihdamımızı ve Avrupa değer zincirlerindeki geleceğimizi koruyoruz.
Türkiye’nin kapsam dışında kalma ihtimaline karşı da etki analizi ve B planı hazırlamalıyız. İhracat, yatırım, üretim ve istihdam kayıpları başta otomotiv olmak üzere sektör, ürün ve değer zinciri bazında ölçülmeli; farklı senaryolarda uygulanacak politika araçları belirlenmeli. TBMM’de kamu alımlarında AB ile karşılıklılığa imkân tanıyan düzenlemenin kabul edilmesi önemli bir adımdır. Kamu alımlarında AB ile karşılıklılığı sağlayacak hukuki zemin de hızla tamamlanmalı.
Türkiye, ihtiyaç duyulduğunda hatırlanacak bir komşunun ötesinde Avrupa’nın ekonomik ve siyasi geleceğinin parçasıdır. Bu meseleyi günlük siyasi ayrışmaların üzerinde, ortak bir millî ekonomik çıkar olarak ele almalıyız. Türkiye’nin Avrupa sanayisindeki konumunu korumak her iki tarafın da ortak çıkarıdır.

10-15 YILLIK DÖNÜŞÜM PLANI ŞART
Uzun zamandır erken sanayisizleşme uyarıları yapılıyor. Sanayisizleşme Türkiye’yi nasıl bir sona götürür?
Erken sanayisizleşme, bir ülkenin yüksek gelir düzeyine ulaşmadan imalat sanayisindeki istihdam ve katma değer payını kaybetmesidir. Bu süreç nitelikli istihdamı ve teknoloji kapasitesini zayıflatır; dışa bağımlılığı, cari açık baskısını ve orta gelir tuzağı riskini artırır.
Dijitalleşme ve otomasyonla birlikte imalatın küresel payı gerilerken üretim özellikle Çin’de yoğunlaşıyor. Sanayinin geleceğini geçmişin istihdam modeliyle değerlendiremeyiz. Sanayi üretimindeki artış geçmişteki ölçüde istihdam yaratmayabilir. Bu nedenle hedefimiz mevcut yapıyı korumak değil, sanayiyi robotik, yapay zekâ, dijitalleşme ve yeşil dönüşümle daha verimli, temiz ve yüksek katma değerli bir yapıya dönüştürmek olmalı.
Dönüşüm daha az sayıda fakat daha nitelikli iş gücü ihtiyacı doğuracak. Yeni beceri ihtiyacını bugünden öngörmeli; çalışanları mesleki dönüşüm ve yaşam boyu öğrenme programlarıyla desteklemeliyiz. Eğitim sistemini kaybolan ve doğan mesleklere göre güncellerken gençlere bilgiyi ezberletmek yerine doğru bilgiye ulaşmayı, değerlendirmeyi ve kullanmayı öğretmeli; öğretmenlerimizi de bu dönüşüme hazırlamalıyız.
Sanayide verimlilik artarken yeni istihdamın önemli bölümünü yazılım, veri, yapay zekâ, mühendislik, tasarım, finans, lojistik ve yaratıcı endüstriler gibi yüksek katma değerli hizmetlerde yaratmalıyız. Sağlık; teknoloji, akademik ve klinik araştırma, biyoteknoloji, ilaç ve tıbbi cihaz sanayisini birlikte geliştirebilir. Turizm ise tarım ve gıdadan ulaşıma, kültürden dijital hizmetlere geniş bir ekosistemi büyütebilir. Yeni büyüme modelimiz, teknolojiyle güçlenen sanayi ile yüksek katma değerli hizmetlerin birbirini beslediği bir yapıya dayanmalı.
Bunu piyasanın kendiliğinden yapmasını bekleyemeyiz. Kamu önderliğinde, özel sektörle birlikte 10-15 yıllık sektörel dönüşüm planı hazırlamalıyız; büyüyeceğimiz sektörleri, yatırım yapacağımız teknolojileri ve Çin ile Hindistan gibi büyük ekonomilerle rekabet ve iş birliği alanlarını belirlemeliyiz. Enerji, insan kaynağı, finansman ve teşvikleri bu önceliklere yöneltmeli; başarıyı ihracat, verimlilik, teknoloji ve katma değer artışıyla ölçmeliyiz.
ÜRETİM VE YATIRIMLAR ERTELENİYOR
Ciddi bir maliyet artışı var. Faizler uzun zamandır sanayiciyi yoruyor. İflaslar, konkordatolar artıyor. Bu dönemde sanayicinin yaşadığı temel problemler nelerdir, çıkış için neler önerirsiniz?
Sanayici yüksek faiz ve finansman maliyetlerinin yanı sıra büyüyen işletme sermayesi ihtiyacı, yavaşlayan iç talep, artan girdi maliyetleri ve uzayan ödeme vadeleriyle karşı karşıya. Bu tablo özellikle KOBİ’lerin nakit akışını ve borç çevirme kapasitesini zorluyor, üretimi ve yatırımları erteliyor.
Şirketlerin krediye erişimi kadar kendi kaynaklarına zamanında ulaşması da önemli. KDV iadeleri, kesinleşmiş kamu alacakları ve onaylanmış destek ödemeleri hızlandırılmalı; üretici alacağını beklerken yüksek maliyetle borçlanmak zorunda bırakılmamalı.
Enflasyonu kalıcı biçimde düşürme hedefinden vazgeçemeyiz. Fiyat istikrarı olmadan sanayici için öngörülebilir ve sürdürülebilir bir finansman ortamı kuramayız. Enflasyon düştükçe faizlerdeki gerileme de reel sektörü rahatlatacaktır.
Ancak geçiş döneminde üretim kapasitesini ve ticari ödeme zincirini korumalıyız. Bütçe disipliniyle uyumlu, süreli, hedefli ve ölçülebilir destekleri ihracatçı, teknoloji yatırımı yapan ve güçlü istihdam yaratan işletmelere yöneltmeliyiz. Ticari ödeme zincirinin korunması da en az kredi kanallarının açık tutulması kadar önem taşıyor. Teşvik sistemini genel ve dağınık desteklerden çıkarıp verimlilik, dijitalleşme, yeşil dönüşüm ve yüksek katma değer öncelikleri etrafında sadeleştirmeliyiz.
KURUMSAL YAPI GÜÇLENDİRİLMELİ
Türkiye’nin son 1.5 aydır gündeminde fon krizi var. Bu sürecin daha az tahribat yaratması için neler önerirsiniz?
Sermaye piyasalarının temeli güvendir. Son gelişmeler, uzun yıllar içinde oluşan yatırımcı güveni bakımından dikkatle ve hızla yönetilmesi gereken bir tablo ortaya çıkardı.
Yatırımcıların ödemelerinin hızlandırılması, sorumluların hukuk önünde hesap vermesi ve benzer sorunların tekrarını önleyecek kurumsal tedbirler birlikte ele alınmalıdır. Bu konuda açıklanan tedbirler ve başlatılan çalışmalar bulunuyor.
Bu tip sorunların tekrar ortaya çıkmasını önleyecek kurumsal yapıyı güçlendirmeliyiz. Düzenleyici kurumların gözetim ve uygulama kapasitesini artırmalı, kurumlar arası koordinasyonu güçlendirmeliyiz. Güvenilir ve derin sermaye piyasaları, yatırımcının korunmasının yanı sıra Türkiye’nin bölgesel finans merkezi olma hedefi için de vazgeçilmezdir.

REFAH ADİL PAYLAŞILMALI
Nasıl bir Türkiye hayaliniz var?
Ekonomik ve toplumsal gelişimimiz, gençlerimizin hayallerini ve potansiyellerini ülkemizde gerçekleştirebilmesine, kadınların hayatın her alanına eşit katılımına, nitelikli eğitim ve fırsatlara erişimin toplumun bütün kesimlerine yayılmasına bağlı.
Gençlerimizi değişime uyum sağlarken dönüşüme yön veren bireyler olarak yetiştirmeli, eğitim ile çalışma hayatı arasındaki bağı güçlendirmeliyiz. Üretim ve teknoloji kapasitemizi geliştirmek, doğamızı korumak ve büyüyen refahı daha adil paylaşmak da ekonomik ve toplumsal gelişimimizin ayrılmaz parçalarıdır.
Cumhuriyetimizin demokrasi, hukuk devleti, sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal dayanışma değerleri bize güçlü bir temel sunuyor. Bu temeli daha da güçlendirmek ortak sorumluluğumuz.
Dünyanın içinden geçtiği bu dönemde, bu alanlarda olumlu biçimde ayrışmak ülkemizi uluslararası sermaye, yenilikçi girişimler ve dünyanın parlak beyinleri için güvenli bir liman hâline getirebilir. Böylece ülkemizin hem ekonomik gücünü hem de inovasyon kapasitesini büyütebiliriz.
ENFLASYONLA MÜCADELENİN KALBİ TARLADA ATIYOR
Sanayi gibi tarım sektörü de son yıllarda kan kaybediyor, çiftçi ektiğinin karşılığını alamamaktan şikayetçi ne diyeceksiniz?
Türkiye’nin ekonomik görünümünü tarımdan bağımsız değerlendiremeyiz; enflasyonla mücadelenin kalbi tarlada atıyor. Tarımı öngörülebilir ve yüksek katma değerli hâle getirmenin yolu, doğal kaynakları koruyarak tarıma dayalı sanayiyle birlikte planlamaktır. Pamuk, zeytin ve süt gibi alanlardaki sorunlar, çiftçi gelirini ve üretimin sürekliliğini güçlendirecek yapısal adımlara ihtiyaç olduğunu gösteriyor.
Çiftçinin geliri eridikçe üretimden uzaklaşması tarımsal kapasitemizi ve gıda güvenliğimizi tehdit ediyor. Bilimsel veriye ve su kaynaklarına dayanan havza planlamasıyla iklimi, toprağı, su varlığını ve ürün desenini birlikte değerlendirmeliyiz.
Biyoçeşitliliği, faydalı canlıları, toprak mikroorganizmalarını ve doğal yaşam alanlarını korumalı; entegre zararlı yönetimiyle pestisit kullanımını azaltmalıyız. Tarım ve gıda atıklarını kompost, biyokömür ve uygun organomineral gübrelerle toprağa kazandırarak toprak canlılığını ve su tutma kapasitesini artırmalı; döngüsel ekonomiyi tarım-gıda sisteminin parçası yapmalıyız.
Bu temel üzerine tarıma dayalı sanayiyi işleme, depolama, soğuk zincir, lojistik ve pazarlama altyapısıyla birlikte planlamalıyız. Yeni nesil, profesyonel ve şeffaf kooperatifler ve çiftçilerin ortak olduğu şirket modelleriyle ölçek, teknoloji ve verimlilik sağlamalıyız. Dengeli ve denetlenebilir sözleşmeli üretimle çiftçi ekim aşamasında alıcısını, kalite standardını ve fiyatlama esaslarını bilmeli; sanayi de ihtiyaç duyduğu hammaddeye sürdürülebilir biçimde erişebilmeli.
Böylece toprağın sağlığını, çiftçinin gelirini ve sanayinin rekabet gücünü birlikte koruyan; gençlerin ve kadınların teknoloji, finansman ve girişimcilik imkânlarıyla daha güçlü katıldığı bir tarım-gıda ekosistemi kurabiliriz.
Türkler artık o ülkeye bavulunu alıp gidemeyecek. Bugün vize şartı geldiDünya
Avrupa ülkesinden Türklere aylık 500 bin TL maaş. İşçi alımı başladıDünya
Bunu yapmayan Türkler havalimanından geri dönecekGündem
Yurt dışından kıyafet getirenler dikkat! Bakanlıktan 430 euro açıklamasıEkonomi