Bir önceki TÜSİAD/Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği başkanı Orhan Duran, Elazığ Keban ilçesine bağlı Bayındır Köyü doğumlu Alevi

Yeni başkan Ozan Diren’in ailesi Tokat’ın Zile ilçesinden Emirören Köyü’nden Alevi

Kimsenin inanç kimliği kimseyi ilgilendirmez kuşkusuz...

Bu bilgiyi bir tez ileri sürmek için yazdım:

Osmanlı’nın kuruluşu ve erken döneminde konar-göçer Türkmen etkisi güçlüydü. Bunlar Baba/Abdâl geleneğine bağlı atlı savaşta usta, hafif silahlı, hızlı hareket eden Akıncılar-Gaziler idi.

Merkezi bir ordudan çok, ganimet, prestij, yeni toprak hedefli Türkmen savaşçı gruplarıydı.

Konar-göçer Türkmenlerin İslam anlayışı; kitabi, medrese merkezli bir Sünnilik değildi. Daha çok sözlü gelenek, menkıbe-keramet gibi kutsal kişi kültü üzerine kuruluydu. Sonradan “Alevi-Bektaşi” diye adlandırılacak geleneğin erken biçimiydi, yani henüz sistemli mezhep değildi…

Beylik olan Osmanlı 15’inci yüzyılda, (vergi, hukuk, ordu vd.) devletleşmeye başladıkça, merkezi sisteme/“deftere” bağlı olmayan kayıtsız konar-göçer Türkmenleri denetim altına almaya çalıştı. Bu da ileride Alevi-devlet geriliminin tarihsel zeminini oluşturdu.

Ve:

Alevi-devlet çatışması

Konar-göçer Türkmenler nasıl ki Selçuklular döneminde benzerini yaşayıp Babailer isyanını (1240) başlattılarsa, devletleşmek isteyen Osmanlı’ya karşı da; Şeyh Bedreddin (1416), Şahkulu (1511), Kalender Çelebi (1527), uzun yıllar süren Celali (1519) gibi büyük ayaklanmalar çıkardı.

İsyanların çok sert biçimde bastırılması Aleviliği devlet denetimi dışında “kapalı, içe dönük ve kırsal” bir inanç yapısına dönüştürdü.

İnanç yazılı olmaktan çok sözlü kaldı...

İbadet ev-ocak gibi özel mekanlara çekildi...

Kimlikte “biz” ve “dışarısı” ayrımı keskinleşti...

Böylece Alevilik, kamusal değil cemaat içi bir inanç oldu.

Osmanlı baskısı arttıkça Aleviler dağlık, ulaşımı zor, merkezden uzak köylere çekildi. Bu, bilinçli güvenlik stratejisi idi. Devlet nerede zayıfsa, Alevilik orada daha rahat nefes aldı

Alevilerin şehirleşememesi tarihsel olarak zorlanmış sonuçtu. Şehir, devletin gözüydü; kadı, müftü, medrese, cami üzerinden devlet-din ittifakının en güçlü olduğu alandı.

Şehirde yaşamak demek resmi Sünni normlara uymak, dini pratiğin görünür olması, sürekli denetim altında olmak demekti…

Keza: Konar-göçerlikten geliyorlardı tarım ve hayvancılık yapıyorlardı. Lonca ve esnaf düzenine entegre değillerdi. Vs.

Uzatmayayım, Aleviler ya şehirden uzak durdu ya da çok azı şehirde kimliğini gizleyerek yaşadı…

15’inci yüzyıl itibarıyla başlayan ağır baskı 20’nci yüzyılda Cumhuriyet ile sonlandı: Halifelik kaldırıldı, medreseler kapatıldı, şeri hukuk tasfiye edildi. Vs.

Bu, Aleviler için şu anlama geliyordu: “Artık Sünni din devleti yok, eşit yurttaşlık var.”

Ancak:

Asıl değer ölçütü nedir

Cumhuriyet, devleti laikleştirse de din alanını tamamen serbest bırakmadı. Devlet kontrolünde (Diyanet kurumu gibi) Sünni merkezli “makbul din” oluşturdu.

Cumhuriyet, Alevilere yönelik baskıyı kaldırdı ama onları tanımadı.

Buna rağmen Aleviler, Cumhuriyet’e genel olarak olumlu yaklaştı

Ardından, Aleviler peyderpey şehre geldi, “modernleşti”, eğitim ve ekonomik hareketliliği arttı. Toplumun her alanında doğal olarak yer almaya başladı.

Alevi kimlik, zorunlu olarak gizlenen bir arka plan olmaktan kurtulmaya başlandı.

En başa dönersem:

Kuşkusuz insanlar kimlikleriyle değil; yaptıkları işle, taşıdıkları sorumlulukla anılmalıdır…

Bizim konumuz ise devlet-toplum ilişkisinin tarihsel sürecini göstermektir.

Evet, kimsenin inanç kimliği kimseyi ilgilendirmez. Ancak bu cümlenin gerçekten “normal” olabilmesi için; eşitlik fiilen yerleşmeli, tanıma tamamlanmalı, laiklik özgürleştirici bir çerçeveye dönüşmelidir.

Öncelikle devlet dili değişmeden toplumsal zihin değişmez…

Buna rağmen toplumsal düzeyde ciddi bir ilerleme var. Kuşkusuz Alevilerin kamusal alanda görünmesi ayrıcalık değil, gecikmiş bir normalleşmedir.

Peki neden özellikle iş dünyasında bu mümkün oldu? Çünkü:

İş dünyası liyakat, sermaye, performans üzerinden çalışır.

Devlet/bürokrasi ise hâlâ kimlik, güvenlik, kabul edilmişlik kriterini kullanıyor!

Kimlik hâlâ not düşülüyorsa, eşitlik henüz devlet katına gelmemiş demektir…

Alevilerin ekonomide daha erken görünür olması, devlette daha geç görünür olması tesadüf değildir.

Bu yüzden TÜSİAD örneği devletin değil, toplumun ve piyasanın bir eşiğe geldiğinin işareti. Baskının ürettiği sınırlar, toplum düzeyinde aşılmaya başlandı. Bu hâl devlet politikasıyla değil, sivil alanın dönüşümüyle oldu…

Sonuçta:

TÜSİAD başkanlarının Alevi kökenli olması kendi başına özel bir anlam ifade etmez; demokratik ve eşitlikçi bir düzende esas olan, bireylerin kimliklerinin herhangi bir değerlendirme ölçütü haline gelmemesidir...