İhtimal vermedim…
“Bu kadarını da yapmazlar” diye geçirdim içimden...
“CHP’den ayrılanlar, yeni bir siyasi oluşum kuruncaya kadar geçici olarak bu adı kullanacaklar” diye düşündüm...
Çünkü siyaset tarihinde buna benzer örnekler var; asıl isim bulunana kadar kullanılan geçici tabelalar.
Yanılmışım. Meğer gerçekten “Yeni Parti” adıyla yola çıkıyorlarmış…
Bakınız:
Bir kelime bazen insana geçmişi hatırlatır. Benim aklıma da yıllar önce CHP’de hararetle tartışılan “Yeni CHP” söylemi geldi…
Kemal Kılıçdaroğlu döneminde bu ifade, yalnızca parti içi değişimi anlatan slogan değildi; CHP’nin yön değiştirdiğini, eski çizgisiyle arasına mesafe koyduğunu anlatan siyasi simgeye dönüştü.
İlk değil, 90’lı yılların başında Deniz Baykal, “Yeni Sol” söylemini benimsedi. Hatta bu adla kitabını çıkardı…
Sonra kendime şu soruyu sordum:
Neden son kırk yılda siyaset “yeni” kelimesini bu kadar çok sevmeye başladı?
Neden sağ da sol da milliyetçi-muhafazakâr da sosyal demokrat da kendisini “yeni” sıfatıyla tanımlama ihtiyacı duydu?
Mesele salt bir parti adı değildi. “Yeni”, yaklaşık son yarım asırlık dönemde siyasetin en güçlü kavramlarından birine dönüştürüldü.
Bugün tartışılması gereken, bu kelimenin hangi ideolojik yolculuğun ürünü olduğu ve Türk siyasetine nasıl yerleştiği…
Yazayım:
Eskiyi kim “eskitti”
Siyasette “yeni” kelimesinin yükselişi, yalnızca sözcük tercihinden ibaret değil...
“Yeni” kavramı, neoliberal dönüşümün kendisini topluma anlatırken kullandığı en güçlü ideolojik sembollerden biri haline geldi. Zira “neoliberalizm”deki “neo” yeni demekti…
Neoliberalizmin en büyük başarısı, sadece ekonomi politikalarını değiştirmesi olmadı. Asıl başarısı, bu dönüşümü “yeni” kelimesiyle özdeşleştirmesi oldu.
Böylece küresel piyasa merkezli politikalar geleceğin kaçınılmaz yolu gibi sunuldu. Bunlara itiraz edenler kolayca “eskinin” savunucuları olarak gösterildi!
Bu dilin öncüleri, Ronald Reagan ile Margaret Thatcher oldu. Onların temsil ettiği Yeni Sağ (New Right) anlayışı; devletin ekonomideki ağırlığının azaltılmasını, kamu işletmelerinin özelleştirilmesini, paranın ve şirketlerin, sınır tanımadan hareket etmesini ve ulus devletlerin parçalanmasını savundu. Bu, yalnızca ekonomik program değildi; devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasıydı. Devlet; üreten, planlayan ve yönlendiren bir aktör olmaktan uzaklaştırılırken, azgın piyasa neredeyse kendi başına işleyen doğal düzen gibi sunuldu.
Böylece eğitimden sağlığa, ulaşımdan enerjiye kadar birçok kamusal alan, giderek küresel piyasanın kurallarına göre yeniden şekillendirildi.
Kısacası “yeni”, bir sıfat olmaktan çıktı ve neoliberalizmin kendisini topluma kabul ettirmek için kullandığı en güçlü kavramlardan birine dönüştü.
Asıl dikkat çekici gelişme; “yeni” söyleminin kısa sürede salt muhafazakâr partilerle sınırlı kalmaması oldu. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte sosyal demokrat partiler de aynı kavramı benimsedi:
-Tony Blair, Yeni-İşçi Partisi diyerek İngiliz İşçi Partisi’nin geleneksel devletçi politikalarını bıraktığını ilan etti.
-Bill Clinton, Yeni Demokratlar söylemiyle benzer yolu sürdürdü.
-Gerhard Schröder Yeni Merkez anlayışıyla Alman sosyal demokrasisini piyasa ekonomisiyle uzlaştırdı.
Felipe Gonzalez, Göran Persson ve Poul Nyrup Rasmussen gibi sosyal demokratlar, partilerini neoliberalizme çark ettirdi. Farklı ülkeler, farklı partiler ve farklı gelenekler ama ortak siyasi dil yaratıldı: “Yeni”...
“Yeni” kandırmacası
Neoliberalizmin sihirli kelimesi “yeni”, insanı da yeniden tanımladı. İyi yurttaşın yerini tüketici, ortak yararın yerini bireysel kazanç, dayanışmanın yerini rekabet aldı...
Piyasa adeta görünmez hakem, para ise modern toplumun en güçlü ölçüsü haline getirildi.
Artık mesele yeni fikirler üretmek değildi. Amaç, neoliberal dönüşümü kaçınılmaz ve çağın gereği gibi gösterecek yeni meşruiyet dili kurmaktı.
Ve özellikle 1990’lardan itibaren birçok düşünür “yeni” kavramını sorgulamaya başladı.
Sosyologlar Luc Boltanski ile Eve Chiapello, kapitalizmin artık kendisini baskıyla değil, “yenilik”, “esneklik” ve “değişim” diliyle meşrulaştırdığını savundu!
Onlara göre “yeni”, geleceği anlatan sözcük değil, mevcut neoliberal ekonomik düzeni çekici ve kaçınılmaz gösteren ideolojik bir araçtı…
Keza:
Noam Chomsky, siyasi iktidarların ve ekonomik güç odaklarının dili kullanarak bazı tercihleri “tek seçenek” gibi sunduğunu, böylece farklı politikaların daha baştan tartışma dışına itildiğini yazdı.
Slavoj Zizek günümüz siyasetinin en büyük paradokslarından birine dikkat çekti: Sürekli “yenilik” vaat edilirken, çoğu zaman değişen sadece kullanılan kavramlardı, iktidar ve ekonomik ilişkiler büyük ölçüde aynı kalıyordu.
Bu yüzden bugün herhangi bir partinin adına “Yeni” demesi, bir isim tercihi olarak okunamaz.
Son kırk yıldır bu sözcük, dünya siyasetinde belirli ideolojik yönelimin ortak sembollerinden biri haline geldi…