İŞ'TE GÜNDEM - ŞEHRİBAN KIRAÇ
Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ceyhun Elgin, fon krizinde kurtarmanın faturasının sessizce vergi mükellefine bırakılmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Birikimine erişemeyen hane tüketimini kısabilir, işletme ödemelerini aksatabilir. Şirketlerin finansman bulması zorlaşabilir. Bunlar büyümeyi ve istihdamı etkileyecek” dedi. Ekonomi politikasının yalnızca enflasyon oranına kilitlenmesiyle önümüzdeki dönemde daha ağır bir geçim krizi yaşanabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Ceyhun Elgin ile fon krizi ve ekonomiyi konuştuk.
-Fon krizinde asıl sorumlu kim? Uyarılara rağmen neden zamanında önlenmedi?
Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) kendi açıklaması, olağandışı fiyat hareketlerinin 2025’in son çeyreğinde görüldüğünü ve konunun aralık ayında Finansal İstikrar Komitesi’nde görüşüldüğünü söylüyor. Riskin önceden bilindiğini kurumun kendisi kabul ediyor. Bu çalışmalar yürütülürken yatırımcıların maruz kaldığı risk neden sınırlanamadı?
Sorumluluğun merkezinde işlemleri yapanlar, fonları yönetenler ve denetim yükümlülüğünü yerine getirmeyenler var. Birkaç kişinin tutuklanmasıyla bu hesap kapanmaz. Hangi tarihte ne tespit edildi, hangi önlem alındı, hangi işlem sürdü? Kamuoyu bunları bilmeli. Denetleyici kurumlar da kendi kararlarının hesabını vermeli. Mağduriyet ortaya çıktıktan sonra yapılan müdahalenin hızını anlatmak, önceki dönemde neden yeterli koruma sağlanamadığını açıklamıyor. Asıl sınav, benzer bir olayın yeniden yaşanmasını önleyecek kuralları ve denetim kapasitesini kurabilmek. Bu yüzden bağımsız bir inceleme yapılması ve sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması şart.
-Binlerce yatırımcıyı kim koruyacak?
SPK’nın açıkladığı tasfiye kapsamındaki fonların yatırımcı sayısı 455 bin 758. Birikimine ulaşamamak başlı başına mağduriyet. İnsanların kira ödemesi, sağlık gideri, çocuklarının okul masrafı beklemiyor.
Yatırımcıyı koruma görevi kamunun. SPK’nın gözetimi, saklama kuruluşlarının kontrolleri, bağımsız denetim ve satış sırasında verilen bilgi birlikte işlemeli. Vatandaştan bütün şirket ilişkilerini çözmesini, her fonun bilançosunu denetlemesini bekleyemeyiz. İnsanlar zaten bu işleri uzmanların yaptığına güvenerek fon aldılar.
Mağduru suçlamak, denetim sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Fonun gerçek riskini saklayan bir satış dili varsa bunun da üzerine gidilmeli. Özellikle küçük tasarruf sahibinin korunması için anlaşılır bilgilendirme ve erişilebilir başvuru yolları sağlanmalı. Piyasaya güven, vatandaşın her tehlikeyi tek başına fark etmesine bağlanamaz. Devletin görevi her yatırımın kazancını garanti etmek değildir, işlemlerin kurallara uygun yapılmasını sağlamak, usulsüzlük ortaya çıktığında da mağdurun hakkını arayabileceği yolları açık tutmaktır. Normal piyasa zararıyla denetim eksikliğinden doğan kaybı birbirine karıştırmamalıyız.

İSTİHDAMI VURABİLİR
-Fon krizinin ekonomiye etkisi ne olur, süreç nasıl aşılabilir?
En büyük tahribat finansal piyasalara yönelik yaşanan ve kısa vadede kolay kolay eski seviyesine gelmeyecek olan güven kaybı. Fon krizi nedeniyle, birikimine erişemeyen hane tüketimini kısabilir, işletme ödemelerini aksatabilir. Sağlıklı fonlardan da para çıkarsa satış baskısı genişler. Şirketlerin sermaye piyasasından finansman bulması zorlaşabilir. Bunlar büyümeyi ve istihdamı etkileyebilecek kanallar.
Süreci aşmak için ödeme takvimi ve değerleme yöntemleri açıklanmalı. Varlıklar aceleyle yok pahasına satılırsa zarar büyüyebilir; süreç uzadıkça da insanların sıkıntısı artar. Sağlam kuruluşların da finansmana erişiminin kesilmesini önleyecek tedbirler alınmalı. Kurtarmanın faturası sessizce vergi mükellefine bırakılmamalı. Mağdura yapılan ödeme, sorumlulara ilişkin soruşturmanın yerine geçemez. Zararın kaynağı ve haksız kazanç elde edildiği belirlenen işlemler de izlenmeli.
Ay sonunu düşünüyoruz
-Eylül ayı verisinde gördük ki enflasyon yüzde 30’un altına indi. Enflasyon düşüyorsa vatandaş neden geçinemiyor?
Çünkü fiyatların artış hızının düşmesi, eski fiyatlara dönülmesi demek değil. Eylülde aylık enflasyon yüzde 1.84, yıllık enflasyon yüzde 29.73 oldu. Yani fiyatlar artmaya devam ediyor. Geçen yıl 100 liraya alınan ortalama sepet bugün yaklaşık 129 lira 73 kuruş. Önceki yılların biriktirdiği kayıp da bunun üzerine ekleniyor.
Üstelik herkesin sepeti aynı da değil. Konut, su, elektrik ve yakıtları kapsayan grupta yıllık artış yüzde 39.99; ulaştırmada yüzde 35.10. Gelirinin büyük bölümünü bu zorunlu ihtiyaçlara ayıran bir hanenin yaşadığı baskı, genel ortalamadan farklı olabilir. Ücret artışı geride kalıyorsa alım gücü azalır. Zam yılda bir yapılırken harcamalar her ay artınca aradaki kayıp birikir. Enflasyonun yüzde 30’un altına inmesini başarı ölçüsü yaparken ücretin kaç gün yettiğini gözden kaçırırsanız, vatandaşla ekonomi yönetimi birbirini anlayamaz. Sıradan vatandaş, haklı olarak, istatistiğin adını değil, ay sonunu düşünüyor.
Daha ağır bir geçim krizi yaşayabiliriz
-Önümüzdeki dönemde vatandaşı ve reel sektörü nasıl günler bekliyor?
Mevcut koşullar, önümüzdeki ayların geniş kesimler için zor geçebileceğini gösteriyor. Enflasyon yavaşlasa bile gelir kaybının telafisi zaman alacak. Kışın enerji giderleri artarken borç ödemeleri de hane bütçesini zorlayabilir. Özellikle kiracılar, emekliler ve düşük ücretliler açısından rahatlama kendiliğinden gelmeyecek.
Reel sektör iki taraftan sıkışıyor: Maliyetler yükselirken müşterinin alım gücü zayıflıyor. Bazı işletmelerde küçülme, yatırım erteleme ve iş kaybı riski artıyor.
Çalışanların gelirini koruyan, üretimi ve istihdamı destekleyen, finansal güveni yeniden kuran adımlar atılırsa tahribat sınırlanabilir. Politikayı yalnızca enflasyon oranına kilitlersek, daha düşük bir oranla birlikte daha ağır bir geçim krizi yaşama ihtimalimiz var. Ben başarıyı insanların işini koruyabilmesi ve kazancıyla insanca yaşayabilmesi üzerinden değerlendiririm. İşini kaybeden birinin yeniden çalışabilmesi, küçük bir işletmenin ayakta kalması da ekonomi yönetiminin sorumluluğunda.
Çalışan yoksullaştırılıyor
-Dezenflasyon sürecinde yapılan başlıca hatalar neler?
Bana göre geçmişte yüksek enflasyona rağmen faizin düşürülmesinin yarattığı kur ve beklenti bozulmasının maliyetini hâlâ taşıyoruz. Sonraki program da enflasyonun sosyal ve üretimle ilgili taraflarını yeterince hesaba katmıyor. Talebi yavaşlatmaya, kredi koşullarına ve ücretlerin baskılanmasına fazla ağırlık veriliyor. Bu yaklaşım fiyat artışını sınırlayabilir, fakat çalışanı yoksullaştırırken üretim kapasitesini de aşındırabilir. Alım gücü düşen vatandaş alışverişi azaltınca esnafın ve sanayicinin geliri de düşüyor. Sonrasında yatırımın ve istihdamın zayıflaması yeni sorunlar yaratıyor.
Barınma, tarımsal üretim, enerji bağımlılığı ve piyasalardaki rekabet sorunlarını faizle çözemiyorsunuz. Kamu eliyle belirlenen fiyatlar ve dolaylı vergiler de ücretler kadar tartışılmalı. Faturanın kimlere çıkarıldığını sormadan programı değerlendirmek eksik kalıyor. Harcamada tasarruf denildiğinde hangi kalemden vazgeçildiği, vergide artış denildiğinde yükün kimde kaldığı önemli.
Bir de güven meselesi var. Hedefleri açıklayan kurumların kararlarına ve verilerine güven duyulmadığında enflasyonu düşürmenin maliyeti yükseliyor.
-Önümüzdeki dönemde enflasyon açısından hangi riskleri görüyorsunuz?
Enerji ve taşımacılık maliyetlerini yakından izliyorum. Orta Doğu’daki savaş ve ticaret yollarındaki güvenlik sorunları Türkiye gibi enerji ithalatçısı bir ülkeyi doğrudan etkiliyor. Petrolde kısa süreli gerileme olsa bile sigorta, navlun ve doğal gaz maliyetleri aynı anda düşmeyebilir. Kışın bu baskının hane bütçesinde daha fazla hissedilmesi mümkün.
İçeride hizmet fiyatları, konut giderleri ve beklentiler önemli. Vergi ve kamu fiyatı ayarlamaları, tarımsal arz sorunları ve kurdaki olası hareketler de risk taşıyor. Özellikle tek bir iyi aylık veriye dayanarak hızlı gevşemeye gidilmesini sakıncalı bulurum. Faiz kararlarında beklentiler ve dış koşullar birlikte değerlendirilmeli. Kuraklık ve üreticinin artan girdi maliyetleri de gıda fiyatlarında yeniden baskı yaratabilir. Bu nedenle enflasyonun hangi hızla ve ne kadar kalıcı düşeceği hâlâ açık bir soru.
En can yakıcı sorun kurumlara güvensizlik
-Türkiye ekonomisinin en can yakıcı sorunları neler?
Ben geçim krizini, üretim ve istihdamdaki sıkışmayı, kurumlara duyulan güvensizliği öne koyarım. Bu sorunlar birbirini besliyor. Geliri yetmeyen hane tüketimi kısıyor, siparişi azalan işletme işe alımı durduruyor. Geleceğe güven azaldığında herkes yatırımını erteliyor.
-Peki çözüm için neler önerirsiniz?
Geçim tarafında ücret ve emekli aylıklarının satın alma gücü korunmalı. Vergi yükü düşük gelirliden ödeme gücü yüksek kesimlere kaydırılmalı. Barınma, eğitim, sağlık ve ulaşım hizmetleri güçlendirilmeli. Kamu harcamalarının önceliği de bu ihtiyaçlara göre belirlenmeli. Üretimde ise desteklerin ölçütü istihdam, verimlilik ve toplumsal ihtiyaç olmalı. İşini sürdürebilecek durumda olduğu hâlde finansman sıkıntısı yaşayan işletmeler için şeffaf, denetlenebilir destekler tasarlanabilir. Çalışanı güvencesiz bırakmayan yollar bulunmalı.
Güven konusunda hukuk kurallarının herkese eşit uygulanması, düzenleyici kurumların bağımsızlığı ve kamu kararlarının hesap verebilirliği şart. Hangi şirketin kime yakın olduğuna göre işleyen bir ekonomi kalıcı refah üretemez. İnsanların emeğinin karşılığını alacağına, tasarruflarının korunacağına ve kuralların yarın keyfî biçimde değişmeyeceğine inanması gerekiyor.
Fon soruşturmasında milyarlar için harekete geçildi! Bildirimler gönderiliyorGündem
Kurtlar Vadisi’nde fon vurgunu sahnesi. Savcı Leyla’nın odasındaki konuşma yeniden gündemdeGündem
Kabine toplanıyor. İşte masadaki konularGündem