Avrupa Ligi finali bitti. Aston Villa kupasını aldı. Freiburg kaderine razı oldu. Geriye ortada bir İstanbul kaldı, bir de kendine sormaktan kaçındığı sorular...

UEFA'nın en gözde organizasyonlarından birine daha kapımızı açtık. Bunun memlekete ne kattığını sıralamak için parmak yetmez. Turizm, tanıtım, ekonomik damar, diplomatik sofra. Hepsi mühim. Ama bana sorarsanız, asıl mesele başka yerde. Bu çapta bir organizasyonu kotarabilecek seviyede miyiz, değil miyiz, bu sınav, bize ayna tutuyor.

Ne çare ki son yıllarda o aynadan yansıyan görüntü hep aynı. Düzenliyoruz, alkış topluyoruz, lakin tecrübeyi tortuya çeviremiyoruz. Damıtmıyoruz yani.

♦♦♦♦♦

Beşiktaş'ın stadına dünya gözüyle bakın bir defa. Dolmabahçe... Karada dört koldan, denizden onlarca rotadan ulaşılabilen, neredeyse rakipsiz bir konum. Burada bir stadın bulunması başlı başına bir nimet.

İngilizler Taksim Gezi Parkı'na akın etti. Şu Gezi Parkı; bir ağaç yerinden kıpırdamasın diye gövdesini siper eden gençlerin can verdiği yer. Üzerinden yıllar geçti, hâlâ kulağıma Akif'in mısrası çarpıyor: "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı."

Almanlar Beşiktaş'ta buluştu. Buraya kadar her şey makul, her şey öngörülebilir. Mesele tam burada başlıyor.

İki milletten taraftar bir araya gelecek diye, şehrin can damarı sayılan iki semtin bütün yollarını -ara sokaklar dahil- trafiğe kilitlemek hangi kafanın ürünüdür, doğrusu merak ediyorum.

Tamam, en nadide iki semti taraftar alanı seçmek mantıklı. Ama hayatın o iki semtte durdurulması, mantıklı değil.

♦♦♦♦♦

Almanlar Gezi'de, İngilizler Maçka Parkı'nda toplansaydı, bulundukları tribünlerin coğrafyasıyla bile uyum sağlardı bu üstelik. Daha az insan, bu kalabalığın akıntısında savrulurdu.

Beşiktaş'ta, Taksim'de hayat akarken, kalabalığın içine karışmak isteyen İngiliz de Alman da gelir, hatırasını oraya bırakırdı.

22.00'da başlayacak bir maç için, koskoca İstanbul'u 24 saat boyunca nefessiz bırakmanın izahı yok. Hangi ucundan çekersen elinde kalıyor.

♦♦♦♦♦

Maç çıkışı aynı tablo, başka bir perdeden oynandı. Yalnızca taraftarlara tahsis edilen otobüsler havalimanına mekik dokuyordu.

Yağmurun altında, "Ben şimdi evime nasıl gideceğim?" sorusunun cevabını bulamayan İstanbullu ortada kaldı.

İmdada bir İETT yetkilisi yetişti de "En azından Zincirlikuyu metrobüse kadar" deyip birkaç otobüsü halka tahsis ettirdi.

Yoksa ben de, Dolmabahçe'nin önünden çıkıp Beşiktaş'taki evime varamayacaktım. 'Misafire kapı açarken, ev sahibini balkonda unutmak' diye buna derler.

♦♦♦♦♦

Gelelim sahaya. Söylenecek pek bir şey yok aslında. Aston Villa, ağır favori olduğu maçı rahatlıkla bitirdi.

Freiburg'dan biraz daha dişli bir görüntü beklerdim doğrusu. Kadro kalitesi karşılaştırıldığında, ortaya çıkan tabloyu fazla yadırgamak da haksızlık.

Buna rağmen deniz tarafındaki kale arkasını bembeyaz tişörtleriyle dolduran Freiburg taraftarı, akıllarda kalacak bir tablo bıraktı. Bizim taraftarlarımızdan zaman zaman duyduğumuz "akustik bozuk", "ses stat dışına kaçıyor", "tribün sahaya uzak" gibi gerekçeleri bir çırpıda çöp tenekesine atan bir performanstı bu.

Skor 3-0' olmuşken, onların yegâne derdi sese sadık kalmak, koroyu sönmeye bırakmamak, takımın bir adım gerisinde olmaktı. Bir ders daha verdiler üstelik. Kale arkası taraftarın üst tribünde değil, alt katta ve sahaya yakın olması gerektiğinin dersini. Anlayabilene...

♦♦♦♦♦

İstanbul kaçıncı kez bir finalle uyandı, kaçıncı kez aynı yorgunlukla yattı. Yağmurun bir köşede dindiği saatlerde, otobüsü hâlâ bekleyen vatandaşın yüzünü gördüm gözümün önünde.

Başka bir şehirde, beyaz tişörtlü bir taraftar uçağa biniyordu ülkesine dönmek için. İkisi de yorgundu. Biri kupayla, diğeri sırılsıklam.

Soru şu, kendime de soruyorum. Biz bu finallerden bir şey öğreniyor muyuz, yoksa salt sahne mi oluyoruz? Cevap, bir sonraki finalde belli olur. Korkarım ki o cevap da, sorunun kendisi kadar tanıdık çıkacak.