Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi isimli romanından uyarlanan TV dizisi çok ses getirdi.

Çok beğenenlerle hiç beğenmeyenler Türkiye gibi kutuplaşmış vaziyette.

Ben Masumiyet Müzesi’ni okurken düğün sahnesinde yan masaya gelen Işıkçı ailesinin Cevdet Bey ve Oğulları romanındaki Işıkçı ailesi olduğunu fark ettiğimde şaşırmıştım. Işıkçılar da Basmacılar da Nişantaşı/Çukurcuma hattında yaşıyordu. Orhan Pamuk, Karslıları kızdıran Kar romanından söz ederken romanın baş kahramanı Ka’yı da “Nişantaşılı burjuva” olarak tanımlar.

Eserinde ortak mekanlar, imgelemler, mesajlar kullanmak bütün büyük yazarların alışkanlığı olsa gerek.

***

Rus yazar Tolstoy da yaşadığı yerdeki gölün ve derelerin kışın buz tutup baharda çözülmesini birçok eserinde kullanır.

Anna Karenina’da kış biterken buzların büyük gürültüyle çatlayıp kırılmasını dramatik bir şekilde anlatır. Levin karakteri kıyıda dururken, nehir üzerindeki donmuş buzdan kabuk dev levhalar halinde çatlar ve su yeniden akmaya başlar.

Bu sahne aynı zamanda Levin’in iç dünyasındaki çözülme ve yeniden umut bulmasını da özetler.

Savaş ve Barış’ta aynı manzara şöyle anlatılır: “Bahar geldiğinde nehirler buzlarını kırar. Önce sessiz bir çatlak duyulur, sonra birdenbire bütün buz tabakası hareket eder ve ağır levhalar birbirine çarparak ilerler...”

Buzlar bu defa toplumsal hareketleri sembolize eder.

Yazarın çocukluğunu, gençliğini anlattığı üçlemede de yaşadığı Yasnaya Polyana’ya baharın gelişi büyük yer tutar. Orada da buzların önce ince çizgiler halinde çatladığını, ardından büyük gürültüyle kırıldığını ve sonunda da buzların kıyıya sürüklendiği anlatılır.

Tolstoy “buz kırılması” metaforunu, ruhsal uyanışı, toplumsal dönüşümü ve doğanın hiç değişmeyen döngüsünü anlatmak için kullanır.

***

Peki siz hiç düşündünüz mü?

Bir roman yazsaydınız, sizin eserlerinizin ortak yanı hangi mekanlar ve hangi metaforlar olurdu?

Yaşadığınız şehir mi? İstanbul mu?

Bahar mı?

Aşk mı?

Burjuvazi ile yoksul halk arasındaki sınıf çelişkisi mi?

Bu soruyu kendime de soruyorum elbet.

Sürekli takipçilerim de tereddütsüz cevap verebilir.

Aklıma ilk gelen mekân Kars oluyor.

Sonra o kitapta olmazsa olmaz bir sahne düşünüyorum:

Köydeki evimizin önünde, güneşli bir gün. Kıştan bahara geçiyoruz.

Amcamın devrimci arkadaşlarından biri, birkaç gün köydeki evimizde misafir.

Ben ilkokuldayım ve bana matematik problemleri sormaktan sıkılmış.

“Gel sana bir şey öğreteceğim” diyor.

Eline bir defter sayfası alıp katlamaya başlıyor. Ben de elimdeki kâğıdı onu taklit ederek katlıyorum. Son hamleyi de yapınca ortaya çıkan şey beni şok ediyor:

Kâğıttan bir gemi.

İyice öğrendiğimden emin olmak için açıp tekrar katlıyoruz. İkincide tek başıma yapmayı öğreniyorum.

***

Amcam ve arkadaşı gittikten sonda çocuk aklımla kâğıdın suda ıslanıp bozulacağını düşünüp, biraz önce yediğim çokomelin parlak mavi kağıdını katlamaya başlıyorum. Gemiyi tamamlayınca da dizlerime kadar kara bata çıka evimizin altından geçen dereye koşuyorum.

Bazı yerlerde buzlar çözülmüş ama buz tabakası hâlâ kalın ve yaygın.

Gemimi açıklık bir alandan suya bırakıyorum. Su buzlara ve taşlara çarpa çarpa ilerlerken ben derenin yanında koşuyorum.

Su bir yerde buzun altından akmaya başlıyor. Küçük parlak mavi gemim de buzun altına giriyor.

Buzun üzerinden aşağıya doğru koşuyorum. Buzun bittiği yerde gemimi bekliyorum. Gemi dalgaların üzerinde düşe kalka ilerliyor. Ben yanında koşmaya devam ediyorum. Bir sonraki buzlu bölümün altına girene dek. Bir daha da göremiyorum.

***

Koşup evdeki dünya atlasına bakıyorum. Bizim derenin birleştiği Kars Çayı’nın son durağını bulmaya çalışıyorum. Parmağımla takip ediyorum. Önce Arpaçay, sonra Aras Nehri, son durak da Hazar Denizi...

Sizce küçük parlak mavi gemim Hazar’a kavuşmuş mudur?

Pamuk için Nişantaşı/Çukurcuma, Tolstoy için Yasnaya Polyana neyse benim için de mekân Masumiyet İstasyonu Kars olurdu.

Başta dünyayı o küçük kasaba kadar sanan, sonra o küçük parlak mavi gemi sayesinde sınırlarını büyüten o çocuğu anlatırdım herhalde.

Bir de sabırsızlıkla beklediğimiz baharı.

O devasa buzları büyük gürültüyle çatlatan, önünde sonunda gelen o baharı.

Buzların çözüldüğü, mavi parlak küçük gemimin Hazar’a kavuştuğu anın hayalini bir de...