Bir şehrin en değerli hazinesi hafızasıdır. O şehirde birçok şeyi değiştirebilirsiniz ama hafızasını silemezsiniz. Hele o şehir İstanbul’sa…
Geçen çarşamba akşamı Londra’daki ünlü Victoria ve Albert Müzesi’nde (V&A Museum) çok önemli bir İstanbul sergisi açıldı: Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk...
Koç Holding’in desteğiyle hazırlanan sergi, V&A Müzesi’nin uzman küratörlerinin birikimiyle herkesi Milattan Sonra 330 yılından başlayıp 1600 yıllık bir yolculuğa çıkarıyor.

***
Dile kolay, yaklaşık 1600 yıl...
Roma İmparatoru Konstantin’in 330 yılında başkent yaptığı şehir, 1453’e kadar Doğu Roma’nın, 1453’ten itibaren de Osmanlı’nın merkezi oldu.
İmparatorlara, sultanlara, patriklere, mimarlara, sanatçılara, tüccarlara kucak açtı.
Serginin daha önce gördüğüm İstanbul sergilerinden farkı şuydu: Sadece Bizans’ı ya da sadece Osmanlı’yı değil, üzerinden geçen iki büyük uygarlığı birlikte yansıtıyor. Sadece fetihleri, savaşları, hükümdarları değil, İstanbul’un taşıdığı mirası, sanatı, mimariyi, gündelik hayatı önümüze çıkarıyor.
Serginin başlangıcında birbirinden çok farklı iki eser karşılıyor ziyaretçileri.
İlki, 10. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış, fildişinden oyulmuş bir İsa tasviri. Bizans sanatının en belirgin özelliklerinden birini yansıtıyor: Kutsal olanı insan suretiyle anlatmak.
İkincisi ise Osmanlı hat sanatının büyük ustası Hâfız Osman’ın 1691 tarihli eseri: Hz. Muhammed’in fiziksel ve ahlaki özelliklerini anlatan Hilye-i Şerif.
Bir tarafta suret, diğer tarafta yazı. Bir tarafta ikonalar, diğer tarafta hat sanatı. İki farklı inanç ve estetik anlayışı…
Ama ikisinin de ulaştığı nokta aynı: Olağanüstü bir sanat inceliği.
İstanbul’un sırrı da biraz birbirinden farklı gelenekleri aynı coğrafyada yaşatabilmesinde değil midir?
Serginin en etkileyici bölümlerinden biri Ayasofya’ya ayrılmış. Ayasofya, yalnızca devasa kubbesiyle değil, taşıdığı siyasi ve kültürel anlamlarla da tarihin en önemli yapılarından biri. Bizans imparatorları için Hristiyanlığın ve imparatorluk kudretinin simgesiydi. Osmanlı sultanları içinse fethin ve yeni bir imparatorluk düzeninin en önemli sembollerinden biri oldu.
Sergide 19. yüzyılda Sultan Abdülmecid’in restorasyon için görevlendirdiği Fossati kardeşlerin restorasyon çalışmalarına da yer veriliyor. Fossati’nin 1852 tarihli Ayasofya çizimleri, bugün yalnızca birer sanat eseri değil, aynı zamanda önemli tarihî belgeler.
Sergideki eserlerden biri de bugün Sultanahmet Meydanı’nda bulunan Yılanlı Sütun’un bronz yılan başı parçası.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden gelen bu eserin hikâyesi İstanbul’dan bile eski. Milattan önce 479 yılında Perslere karşı kazanılan Yunan zaferini anmak için Delfi’de dikilen anıt, daha sonra İstanbul’a taşınmış.
Bugün milyonlarca insanın yürüdüğü Sultanahmet Meydanı’nda, iki bin yılı aşan bir tarihin tanığı olarak duruyor.
***
Sergide 1574 tarihli bir İstanbul tasviri de var. Önde Hipodrom, dikilitaşlar, Yılanlı Sütun ve arka planda Ayasofya.
Bir zamanlar at arabalarının yarıştığı meydan, Osmanlı döneminde cirit oyunlarına, şenliklere, törenlere ev sahipliği yapmış.
Mekân aynı, insanlar farklı.
İstanbul’un tarihini anlatan bundan daha güzel bir örnek olabilir mi?
İmparatorlukların ihtişamı, sanatçıların emeği. Serginin bir başka önemli yanı, imparatorlukların görkeminin arkasındaki insan emeğini göstermesi.
Fildişi ustaları, mozaik sanatçıları, hattatlar, dokumacılar, seramikçiler…
***
Serginin ikinci bölümü Osmanlı dönemine ait eserleri yansıtıyor. Bizans döneminden kalan eserler ne kadar görkemliyse, Osmanlı dönemi o kadar zengin.
Bursa’da dokunan ipek kumaşlar, saray çevresinde kullanılan kadifeler, altın ve gümüş tellerle işlenen dokumalar…
Örneğin 16. yüzyılın sonlarıyla 17. yüzyılın başlarında Bursa’da dokunan değerli bir ipek kumaş, yıllar sonra Taşoz Adası’nda bir kadın elbisesine dönüştürülmüş. Kumaşın dokunmasıyla elbiseye dönüştürülmesi arasında yaklaşık 150 yıl var.
Bu küçük ayrıntı bile o dönemde emeğin ve malzemenin ne kadar değerli olduğunu anlatıyor.
Kütahya’da 1510 yılında üretilmiş, üzerinde Ermenice yazı bulunan seramik bir ibrik de serginin dikkat çekici parçalarından.
Hristiyanların dinî törenlerinde kullanılan bu eser, Osmanlı toplumunun kültürel çeşitliliğine dair somut bir belge.
***
Osmanlı sanatını yalnızca saraydan, yalnızca Müslüman sanatçılardan ibaret görmek ne kadar eksikse, Bizans’ı da yalnızca kiliselerden ibaret görmek o kadar eksik. İstanbul’u İstanbul yapan, bütün bu insanların bir arada ürettiği kültürel miras.
Sergide Osman Hamdi Bey’in 1887 tarihli “Gezintide Kadınlar” tablosuna da yer verilmiş.
Resimde Sultanahmet Camisi’nin çevresinde yürüyen kadınları görüyoruz.
Üzerlerinde dönemin feraceleri, çarşafları, gösterişli kumaşları var.
Kıyafetlerin renkleri, ayrıntıları ve aksesuarlar, Osmanlı’nın varlıklı kesimlerinin gündelik yaşamından izler taşıyor. Osman Hamdi Bey’in tablosu yalnızca güzel bir resim olmakla kalmıyor, 19. yüzyıl İstanbul’unun toplumsal hayatını, kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü ve dönemin estetik anlayışını tartışmamıza imkân veriyor.
Sergideki bu tür eserler, tarih kitaplarında pek karşılaşmadığımız bir İstanbul’u önümüze getiriyor. Sultanların değil, insanların İstanbul’unu…
***
İstanbul’a ait tarihî eserlerin dünyanın değişik ülkelerindeki müzelerinden getirilerek Londra’da böyle bir serginin hazırlanması oldukça sevindirici.
Sergide Türkiye’deki müzelerden gelen eserler, Avrupa’nın önemli koleksiyonlarındaki parçalarla buluşuyor.
Ancak insanın aklına ister istemez başka sorular geliyor.
Sahip olduğumuz bu büyük mirasın, İstanbul’un değerinin farkında mıyız? Bu mirası yeterince koruyor muyuz?
Bu sergide karşımıza çıkan tarihî dokuya, arkeolojik mirasa, yüzlerce yıllık mahallelere, anıtlara gerekli özeni gösteriyor muyuz? Yoksa iki imparatorluğa mekân olmuş bu tarihî miras beton kuşağın ortasında can mı çekişiyor?
***
Sergiden ayrılırken şunu düşünüyordum: İstanbul’u yalnızca üzerinde inşaat yapılacak arsalar toplamı olarak gören anlayışla, onu insanlığın ortak mirası olarak gören anlayış arasında büyük bir uçurum var.
Dünya kültür tarihinin en büyük hazinelerinden biri olan İstanbul’un korunması, bir siyasi görüşün, bir inancın ya da bir dönemin meselesi olamaz.
Hep beraber İstanbul’a ve tarihî mirasına sahip çıkmalıyız.