İnsanlık tarihinin belki de en büyük yanılgılarından biri, ortalama insanı olduğundan daha aptal sanmaktır…
Oysa ortalama insan aptal değildir…
Bazen korkaktır... Bazen çıkarcıdır... Bazen çıkarlarını korumak uğruna, normal şartlarda asla kabul etmeyeceği ahlâksızlıklara göz yumabilir… Hatta biraz midesiz bile olabilir...
Ama unutmayalım: o midesizliğin de bir sınırı vardır...
***
İnsan, desteklediği siyasetçinin yanlışlarını görmezden gelebilir…
Yolsuzluk iddialarını küçümseyebilir... Hukuksuzlukları gerekçelendirebilir…
Ancak…
Bütün bunların kendi geleceğini, çocuklarının hayatını ve toplumsal saygınlığını tehdit etmeye başladığını hissettiğinde değişebilir…
Hem de şaşırtıcı bir hızla değişebilir...
***
Trump’ın ve dünyadaki benzerlerinin en büyük açmazı bence burada…
Güçlerini, kendilerini destekleyen insanların sonsuza kadar aynı yerde kalacakları varsayımı üzerine kuruyorlar… Oysa hiçbir siyasi sadakat, sınırsız değildir…
Hele o sadakatin bedeli, insanın kendi vicdanına ve çevresine karşı savunamayacağı kadar ağırlaşmışsa...
Bir gün gelir, en sadık taraftar bile kendisine şu soruyu sorar:
“Ben neyi savunuyorum, kimin uğruna kendimden vazgeçiyorum?..”.
Otoriter liderlerin gerçek korkusu bu sorudur...
Çünkü bu soru sorulmaya başlandığında, korkuyla örülmüş siyasi duvarlarda ilk çatlaklar oluşur…
ABD’deki ara seçimler ile daha önce Macaristan, daha sonra sırasıyla, Sırbistan ve Brezilya’da alınan seçim sonuçları bana: bir toplumun kendi yanlışlarıyla yüzleşebilme kapasitesinin, hangi partinin kaç sandalye kazandığından çok daha önemli olduğunu düşündürtüyor…
***
Amerikan demokrasisinin bütün kusurlarına rağmen taşıdığı tarihsel değer de burada yatıyor…
Seçmen, dün desteklediği lideri bugün sorgulayabiliyor…
Dün alkışladığı politikacıya bugün itiraz edebiliyor…
Ve en önemlisi, başındakileri değiştirebileceğine inanabiliyor..
Elbette her seçim böyle bir demokratik olgunluğun kanıtı değildir...
Ancak sandığın gerçek anlamı, sadece iktidarı belirlemesi değil, iktidara sınır çizebilmesidir…
Burada toplumların kalitesine ilişkin alışılmış ölçüleri de sorgulamak gerekiyor…
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca eğitimli insan sayısıyla, üniversite diplomalarıyla veya ekonomik zenginliğiyle ölçülemez…
Asıl mesele, insanların ne kadarının, kendi çıkarları uğruna başkalarının felâketine razı olduğudur…
***
Daha da önemlisi:
Kaç insan, çaresizlik yüzünden kendi ahlâkî ölçülerinin altına inmeye mecbur bırakılıyor?..
Kaç insan, kişisel ihtiraslarını toplumsal iyiliğin önüne koyuyor?..
Ve kaç insan, sadece kendisinin yükselmesini değil, içinde yaşadığı toplumun da yükselmesini istiyor?..
Bence uygarlığın gerçek ölçüsü bu soruların cevaplarında saklı…
Çünkü toplumsal ortalama, sadece en başarılı insanların yükselmesiyle değil…
En çaresiz insanların da onurlu bir hayat sürebilmesiyle yükselir…
Sözümün özü canlarım...
İnsanlık bugün iki büyük tehdidin arasında sıkışmış durumda:
Derin toplumsal çaresizlikler ve sınır tanımayan hastalıklı ihtiraslar...
Bu ikisi birleştiğinde ortaya çıkan şey, sadece kötü yönetim değildir…
Savaşlar, yoksulluk, hukuksuzluk ve giderek büyüyen bir gelecek korkusudur…
Bunlarla baş edebilmenin yolu ise kusursuz liderler aramak değil, yanlış liderleri değiştirebilecek toplumlar yaratmaktır…
Çünkü demokrasi, insanların daima doğru karar vermesini garanti etmez…
Ama yanlış kararlarından dönebilmelerinin yolunu açık tutar…
***
Ve unutmayalım: bir toplumun büyüklüğü, hiç yanılmamasında değil…
Yanıldığında kendisini düzeltebilmesindedir…
Shakespeare’in Hamlet’e söylettiği o ölümsüz soruyu bugün, bütün insanlığa sormanın zamanıdır:
Baş edebiliyor musun?..
İşte bütün mesele...