Hannah Arendt’in “Totalitarizmin Kökenleri” isimli eserini okurken insanın içine ürperti veren şey Hitler ya da Stalin değildir…

Asıl ürkütücü olan, o rejimleri mümkün kılan insanların başka bir gezegenden gelmedikleri gerçeğidir...

O insanlar da bizim gibi sokaklarda yürüdüler, işe gittiler, çocuklarını sevdiler, alışveriş yaptılar, gazetelerini okudular… Sonra bir şey oldu... İnsanlar önce birbirlerinden koptular...

Arendt’in üzerinde önemle durduğu meselelerden biri işte bu yalnızlaşma...

Çünkü yalnız insan sadece arkadaşsız insan değildir...

Kendini toplumun parçası olarak hissedemeyen, siyasetin kendisini temsil etmediğine inanan, geleceğinden umudunu kesmiş insan da yalnızdır…

Ve totaliter hareketlerin aradığı insan tipi tam da budur…

***

Arendt’in kitabı 1951’de yayımlandı...

Nazizm yenilmişti... Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği ise ayaktaydı...

Arendt, totalitarizmi sıradan bir diktatörlük olarak görmedi...

Diktatör sizden itaat ister... Totaliter düzen ise gerçeğin ne olduğuna da kendisi karar vermek ister... Sorunun en korkutucu tarafı burada başlar...

Çünkü gerçek ortadan kalktığında... Yalanın doğru olduğuna inanmanız bile gerekmez...

Bir süre sonra hiçbir şeye inanmazsınız... Bugün “doğru” denilenin yarın “yalan...”. Dün “hain” denilenin bugün “kahraman...”. Dün “kahraman” denilenin yarın “hain” ilan edilebildiği bir dünyada, insanın hakikat duygusu aşınır...

Sonunda vatandaş şöyle der: “Bana ne?.. Hepsi aynı…”

Bu cümle demokrasinin duyabileceği en tehlikeli cümlelerden biridir...

Çünkü demokratik düzen sadece sandıkla yaşamaz...

Gerçeğe ulaşabileceğine inanan vatandaşla yaşar...

Arendt’i doğru anlamak neden önemlidir?

Arendt bize bir başka önemli şey daha söylüyor: Totaliter hareketler sınıflardan çok “kitlelere” ihtiyaç duyar… Kitle dediğimiz şey kalabalık değildir…

Kendisini birey olarak değersiz hisseden insanların büyük bir kimliğin içinde eritilmesidir...

İnsan artık “Ben ne düşünüyorum?” diye sormaz...

“Bizimkiler ne düşünüyor?” diye sorar...

İşte o anda vicdanın yerini aidiyet almaya başlar...

Lider hata yapamaz… Parti hata yapamaz… Dava hata yapamaz… Hata varsa:

Mutlaka düşmanlardadır… Ve siyaset, farklı fikirlerin yarıştığı alan olmaktan çıkar…

İyilerle kötülerin savaştığı meydana dönüşür...

***

Arendt’in anlattığı tarihsel totalitarizmin merkezinde elbette çok daha korkunç araçlar vardı:

Terör… Gizli polis… Toplama kampları… İnsanların hukuki kişiliğinin yok edilmesi…

Bu nedenle her sert yönetimi, her popülist lideri veya her siyasi yanlışlığı “totalitarizm” diye adlandırmak Arendt’i anlamak değil, kavramı ucuzlatmaktır…

Fakat onun gösterdiği tehlike işaretlerini de küçümsememek gerekir…

Kurumların değersizleşmesi… Hukukun kişiye göre uygulanması… Propagandanın gerçeğin önüne geçmesi… İnsanların birbirlerini siyasi rakip değil düşman olarak görmeye başlaması…

Ve en önemlisi, vatandaşın düşünmekten vazgeçmesi…

Sözümün özü canlarım

Ben Arendt’in bugün bize bırakabileceği en değerli dersin bu olduğu kanaatindeyim...

Demokrasinin ilk savunma hattı parlamento değildir...

Mahkemeler de değildir... Medya bile değildir...

Hepsi çok önemlidir ama... Demokrasinin ilk savunma hattı insanın kendi zihnidir...

Okuyan…

Şüphe eden…

Soran…

Kendi tarafının yalanına da karşı tarafın yalanı kadar itiraz edebilen insan…

***

Çünkü özgür toplum, herkesin aynı şeyi düşündüğü toplum değildir...

İnsanların, korkmadan farklı düşünebildikleri toplumdur...

Ve totalitarizm, bir sabah tankların sokağa çıkmasıyla değil…

İnsanların kendi akıllarını ve vicdanlarını başkalarına kiralamalarıyla başlar…