Bir buçuk ay önceydi...

Kamuoyuna yansıyan bir olay, Türkiye’de siyaset, medya ve etik sınırlar üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kıldı.

AKP çevrelerinin bildiği bir özel hayat olayı muhalif medyaya düştü. Eski belediye başkanı olup, çeşitli bakanlık görevini yapmış, AKP üst düzey politikacının gayrimeşru ilişkisinden bebeği olmuştu. Bebeğin annesi siyasetçiyi yargıya şikayet etti. Haber medyada “1 milyar liralık şantaj” diye çıktı.

Sonra sulh olundu, taraflar barıştırıldı ve haber unutuldu gitti.

Olması gereken oldu yani; kim hangi partiden olursa olsun insanların özel hayatı sadece kendilerini ilgilendirir…

FETÖ’nün medyaya servis ettiği Deniz Baykal videosu da benzerdi.

Yine, seçimin hemen öncesi FETÖ imalatı MHP’ye yönelik özel hayat kasetleri de siyasetin “belaltı vuruşlar” ile dizayn edilmesi amaçlıydı.

Uzatmayayım. En son Uşak Belediye Başkanı olayında da görüldüğü gibi Türkiye gündemine artık özel hayat konuları sıkça getiriliyor.

Herkes rekabet ettiği “öteki parti skandalını” zevkle seyretme eğiliminde…

Oysa, tehlikenin farkında olmak gerekmiyor mu? Şöyle:

Siyasi kalitenin düşüklüğü

Siyasal rekabete içerik, proje ve ilke üretimi yerine, mahremiyet ihlalleri üzerinden şekil verilmesi, demokratik düzen açısından ciddi sapmaya yol açar.

Özel hayatın araçsallaştırılması, yalnızca hedef alınan politik aktörleri değil, toplumun tamamını daha düşük siyasal kaliteye mahkum eder.

Politik tartışmayı-yarışı yüzeyselleştirir ve siyaseti kişiselleştirerek ilkesel zeminden uzaklaştırır.

Yani:

Siyasi rekabet, politika önerileri, ekonomik programlar ya da reformlar gibi somut içerikler üzerinden yürütülmesi gerekirken, dikkatler kişilerin özel hayatına yöneltilir.

Bu durum, seçmenin kararını rasyonel değerlendirmeler yerine duygusal tepkiler, ahlaki yargılar ve magazinsel unsurlar üzerinden şekillendirmesine yol açar.

Böyle olunca siyasetle ilgili gerçek tartışmalar kaybolur; “ülke için ne yapacaklar” sorusu yerini, “bu kişi nasıl biri” sorusuna bırakır.

Siyaset artık partilerin programları ve ilkeleri yerine, bireylerin özel hayatları etrafında dönmeye başlar.

Partiler ve politikalar geri plana itilir, salt insanlar hedef haline gelir. Sonuçta siyaset, ülke için çözüm üretmek yerine kim daha popüler veya “temiz” görünüyor yarışına döner!

İnsanlar, ne düşündüğüne bakmak yerine, medyanın kendine gösterdiklerini izleyip ona göre karar verir…

İtibarıyla, mahremiyet/özel hayat üzerinden yürütülen bu müdahalelere karşı, ilkesel karşı duruş geliştirmek, demokratik kültürün korunması için vazgeçilmezdir.

FETÖ mücadelesi bu “mirası” reddetmek üzerinden de sürdürülmelidir...

“Politik pornografi”

Kültür eleştirmeni Guy Debord’un “gösteri toplumu” kavramı bu yaşadıklarımıza işaret eder:

İnsanlar dünyayı bizzat yaşayarak değil, medya, görüntüler ve kurgulanmış anlatılar aracılığıyla algılamaya alıştırıldı.

Bu çerçevede “gösteri”, yalnızca televizyon ya da sosyal medya içerikleri değil, aynı zamanda hayatın kendisini de sahneye dönüştürdü.

Siyaset de bu “sahnenin” en görünür alanlarından biri haline geldi. Politik aktörler, projeleri-fikirleri ile değil, skandallar ve kişisel ifşalar üzerinden görünürlük kazandı.

Böylece siyasal alan, tartışma ve muhakeme zemini olmaktan çıktı. İzlenmesi gereken medyatik olaylar dizisine dönüştü!

Bu tür “belaltı” yöntemleri normalleştikçe, kamuoyu yarın kimin aynı araçlarla hedef alınacağını merakla bekler oldu.

Ki bu siyaset alanını bütünüyle güvensizlik üretir hale getirdi...

Sonuçta:

Siyasetin, ifşa ve skandallar üzerinden kurulması, seçmeni giderek daha fazla mahrem olanı izlemeye, yani bir tür “politik pornografiye” alıştırdı/alıştırır...

Siyasetin özünden yoksun “görüntüler” ve laflar-sözler çoğaldıkça, ahlaki duyarlılık körelir.

Böylece siyasete inanç yok olur. Toplumda utanma duygusu aşınır ve kamusal alan, etik ilkelere dayalı tartışma zemini olmaktan çıkarak, haz ve merak üzerinden işleyen seyir alanına dönüşür.

Bu da yalnızca siyaseti değil, toplumsal ahlakın dokusunu da yavaş ama derin biçimde erozyona uğratır.

Bugün siyasetin mahremiyet ihlalleri ve kişisel ifşalar üzerinden yürütülmesi, kısa vadede bazı politik aktörlere avantaj sağlıyor gibi görünse de uzun vadede demokratik zemini aşındırır…

Bu nedenle, toplumun tüm kesimlerinin bu erozyonu görmesi ve ilkesel bir sınır çizmesi artık tercih değil, zorunluluktur…

Tüm bu mahremiyet ifşalarına toplumun alıştırılması, muhafazakâr iktidar döneminde yaşanması ayrı bir çelişki oluşturuyor.

Aslında… Özellikle son yıllarda ortaya çıkan bu “belaltı siyaseti”, muhafazakâr söylemin tutarsızlığını gözler önüne seriyor...