Beş gün önceydi...

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan NTV ekranında şöyle konuştu:

-“Eğer ben bunu burada söylemezsem, bu devlete, bu millete, bu siyasete ilişkin görevimi yapmamış olurum. (Benim) Anlatımımı, söylemimi direkt tersine çeviren çevreler oldu. Maalesef bize yakın bazı insanların da bunu alıp bize geldiğini gördük!”

Kimler, Fidan’ın sözlerine ters anlam yükleyen?

Kimler, Fidan’a yönelik iç ve dış kamuoyu baskısını artırmak isteyen?

Bu olay bana Habil Adem’i hatırlattı!

Bu kişinin kim olduğunu açıklayacağım ama önce Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat Paşa’nın başından geçen bir olayı yazayım.

Almanya İstanbul Büyükelçisi H. Freiherr von Wangenheim, Bakan Talat Paşa’ya acil görüşmek istediğini aktardı.

Babıali’deki Dahiliye Nezareti binasına apar topar gelen Alman Büyükelçi Wangenheim elindeki kitabı Talat Paşa’ya uzatıp konuştu:

-“Bu nasıl iştir, bu kitabı kim yazdı? Biz kitaptaki tezleri kabul etmeyiz. Ayrıca Almanya’da bu isimde bir profesör yok!”

İsmi geçen profesör “Cons Mol” idi. Kitabın adı ise, “Londra Konferansı’ndaki Mes’elelerden: ‘Anadolu’daki Türkiye’ Yaşayacak mı?”

Talat Paşa gerekli tetkikleri yapacağını söyleyip kızgın Alman büyükelçisini uğurladı.

Gelelim bu oyunun ikinci perdesine:

Habil Adem tipolojisi

Habil Adem’i unutmadım.

Osmanlı son ve Cumhuriyet ilk döneminde bu kadar bilinmez bir kişi zordur. Asıl adı, Naci İsmail (Pelister) miydi, bundan bile tam emin değilim...

İttihat ve Terakki 1908’de iktidara gelince Habil Adem’i Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti (Emniyet Genel Müdürlüğü) tercüme bürosunda görevlendirildi. İyi derece Almanca, Fransızca, İngilizce biliyordu… Almanya’da elektrik mühendisliği eğitimi almak için gittiğini, burada felsefe okuduğunu ve doktorasını bu alanda tamamladığını söylese de ne kadar doğru bilinmiyor

Ardından…

Almanların Doğu’ya yayılma politikasına eşlik için Max von Oppenheim başkanlığında kurulan Alman Doğu İstihbarat Teşkilatı (Nachrichtenstelle) ile uyumlu olarak Osmanlı da Teşkilat-ı Mahsusa bünyesi içinde Aşâir ve Muhacirin Müdüriyet’i Umumiyesi (Aşiretler ve Muhacirler Genel Müdürlüğü) kurdu.

Habil Adem bu müdürlükte ‘Türkmenler Şubesi’nde görevliydi. Bizzat Talat Paşa tarafından görevlendirilmişti.

Adamını” iyi tanıyan Talat Paşa, Alman büyükelçisinin ardından Habil Adem’i makamına çağırdı.

Habil Adem hemen savunmaya geçerek; profesörün Alman değil Macar, eserin kitap değil Budapeşte’de sunulmuş konferans notları olduğunu söyledi. Bir ayak üstünde bin yalan söyledi yani…

Talat Paşa, bu güvenilmez, disiplinsiz, başıbozuk Arnavut’un Osmanlı-Alman ilişkilerini bozacağını anlayıp sınır dışı etti.

Habil Adem, İtalya’ya gitti.

Parantez açmalıyım; Habil Adem’in “Cons Mol” müstear adıyla yazdığı propaganda amaçlı “Londra Konferansı’ndaki Mes’elelerden: ‘Anadolu’daki Türkiye’ Yaşayacak mı?” kitabı günümüzde hâlâ basılıp satılıyor…

Keza, Türkmen Şubesi’ndeyken “Dr. Frayliç-Mühendis Ravling” müstear isimle yazdığı propaganda amaçlı “Türkmen Aşiretleri” kitabı, “Doktor Friç” müstear adıyla “Kürtler” kitabı da günümüzde hâlâ basılıp satılıyor. Neyse…

Gelelim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a:

Algı üretiminin yeni yüzü

Bakan Hakan Fidan’ın sözlerini kimler, niçin çarpıttı? Yani, “tercüman, yazar, gazeteci” kimliğinde günümüzün “Habil Ademleri” kimler?

Kriz dönemlerinde ortaya çıkarlar. “Ben içeriden biliyorum”, “güvenilir bir kaynak söyledi”, “diplomasi kulislerinde konuşulan şu”, “güvenlik bürokrasisinde bu böyle okunuyor” gibi sürekli belgesi olmayan, teyidi mümkün değil “kaynaklar” ile algı yaratırlar, kimilerini ikna edici anlatı kurarlar.

Metinleri çoğu zaman haber-bilgi vermekten çok yönlendirme amaçlıdır.

Bu tip kaynağı şüpheli figürleri; gazeteci, akademisyen, uzman, YouTuber, X yorumcusu kılığında görebilirsiniz!

En sık kullandıkları cümle şudur; “herkes yalan söylüyor, gerçeği tek ben anlatıyorum!”

Ve, her olayda daima aynı sonuca varırlar. Ki bu propaganda işaretidir

Evet bunları sık okuyor-görüyorsunuz aslında; bilgi üretmez, anlam üretirler. Belge sunmaz, bağlam kurarlar. Analiz yapmaz, sonuç dayatırlar…

Bakan Hakan Fidan olayında yaşanan da budur. Bakan çok katmanlı cümle kuruyor, propagandist figür cümleyi tek boyuta indirerek bağlamı kesiyor ve ardından şu kalıbı kuruyor: “Aslında demek istediği şu…”

Bu cümle en tehlikeli propagandist cümledir. Çünkü artık metni değil, kendince niyeti yazıyordur

Sonuçta bu olayın gösterdiği hakikat şudur:

Devlete en çok zarar; karşısında duranlardan değil, adına konuştuğunu sananlardan gelir!