21 Mayıs’ta CHP kurultayının tam butlanına hükmedildi.

Ortalık butlan tartışması ile çalkalanırken, bir gün sonra demokratik kazanımlardan birine daha ağır darbe vuruldu.

Şöyle anlatayım:

1789 Fransız Devrimi salt monarşiyi yıkmadı, belediyeciliğin temelini attı. Devrim öncesi kentler kral adına aristokratlar tarafından yönetiliyordu. Halkın yönetime katılması mümkün değildi...

“Egemenlik milletindir” düşüncesinin yayılması ile yerel yönetim anlayışı değişmeye başladı.

Bugünkü yerel yönetimlerde pek çok uygulamanın kökü bu devrim döneminde atıldı.

-Seçilmiş belediye meclisleri...

-Şehir yönetiminde halk iradesi…

-Mahalle ve kent temsil sistemi...

-Yerel bütçe anlayışının gelişimi: Kentlerin gelir ve harcamalarının şehir ihtiyaçlarına göre planlanması benimsendi.

Ardından… Belediyeciliği kurumsallaştıran 1848 Avrupa Devrimi oldu. Paris’ten Berlin’e, Viyana’dan Budapeşte’ye kadar yayılan halk hareketleri yalnızca anayasa ve özgürlük talebi üretmedi, yerel yönetimlerin güçlenmesini hızlandırdı. Belediye, merkezi devletin taşradaki uzantısı olmaktan çıktı, halkın günlük yaşamını doğrudan şekillendiren yerel yönetim kurumuna dönüştü.

Belediyecilik halkın yönetime en doğrudan dokunduğu demokratik siyasi alan oldu…

Bugün Türkiye’de belediyeciliği yalnızca yolsuzluk ve ahlâk tartışmaları üzerinden okumak; halkın kendi kentini yönetme fikrini zayıflatarak merkeziyetçiliği güçlendiriyor! Burası önemli…

Gelelim diğer konumuza:

Erdoğan’ın iznine bağlandı

Mutlak butlandan bir gün sonra Resmî Gazete’de yayımlanan düzenleme Türkiye’de neredeyse hiç tartışılmadı.

Oysa karar, yalnızca belediyeleri değil, yerel ekonomik örgütlenme anlayışına vurulan darbeydi.

7579 sayılı yasa ile belediyelerin, bağlı kuruluşların ve bunlara ait şirketlerin yeni firma veya kooperatif kurması, mevcut şirketlere ortak olması ya da hisse devralması Erdoğan’ın iznine bağlandı!

Üstelik yalnızca belediyelerin kendisi değil, sermayesinin yarısından fazlasına sahip oldukları iştiraklerin yeni ortaklık kurması da aynı kapsama alındı…

Bunlar ilk bakışta teknik-idari düzenleme gibi görülebilir ancak bu kararın asıl anlamı başka yerde yatıyor: Yerel yönetimlerin ekonomik hareket alanı merkezi iktidarın onayına bağlanıyor!

Keza:

Bu düzenleme yalnızca belediyeciliği değil, kooperatifçilik fikrini de zayıflatıyor. Çünkü kooperatifçilik, belediyecilik gibi, 1789 Fransız Devrimi sonrasında oluşan yeni toplumsal düzenin ürünü.

Fransız Devrimi ile birlikte “yurttaş”, “eşitlik”, “yerel dayanışma” ve “ortak hak” fikri güç kazandı; ağır yoksulluk, küçük üreticileri ve işçileri yeni dayanışma modelleri aramaya itti.

İşte… Kooperatifçiliğin ilk büyük örneği; 1844’te İngiltere’nin Rochdale kentinde ortaya çıktı. Dokuma işçileri tarafından kurulan Rochdale Kooperatifi, ortak mülkiyet, eşit oy hakkı ve dayanışmacı ekonomik model anlayışıyla bugün hâlâ kullanılan modern kooperatif ilkelerinin temelini attı…

Mesele yalnızca siyasi temsil değildi, halkın ekonomik olarak da örgütlenmesiydi.

Fransa’da üretim kooperatifleri, Almanya’da kredi kooperatifleri, İskandinav ülkelerinde tarım kooperatifleri gelişti. Vs. Belediyeler de bu süreçte yalnızca hizmet veren kurumlar olmaktan çıkıp yerel ekonomiyi örgütleyen yapılara dönüştü...

22 Mayıs kararının ne anlama geldiğini analiz etmek zorundayız:

Asıl tehlike

Türkiye’de belediyeler uzun süredir yalnızca “ihale”, “rant”, “yolsuzluk” ve siyasi çekişme başlıklarıyla tartışılıyor. Böylece belediyelerin tarihsel işlevi bilinçli biçimde görünmez hale getiriliyor: Yerel yönetimin toplumu ekonomik olarak örgütleyebilme kapasitesi yok ediliyor!

Evet mesele yalnızca belediye başkanlarının yetki konusu değil. Asıl mesele, merkezi iktidarın yerel ekonomiyi denetim altına alma isteği!

Erdoğan iktidarı yıllardır yalnızca siyaseti değil, ekonomik karar alma gücünü de tek merkezde toplamak istiyor. Belediyelerin şirket kurmasının, kooperatifleşmesinin ve ekonomik ortaklık geliştirmesinin Erdoğan’ın iznine bağlanması bu nedenle hiç sıradan karar değil.

Biliniz ki: Yerel yönetimler ekonomiyi yönetebildiği ölçüde bağımsızlaşır. Üretim kooperatifleri kurabilir, çiftçiyi destekleyebilir, ulaşımı ve sosyal hizmetleri piyasanın insafına bırakmadan organize edebilir. Merkezi iktidar ile rekabet edebilir ki Erdoğan’ın asıl rahatsızlığı burada başlıyor: Ekonomik olarak güçlenen belediye, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı ve yerel demokrasiyi güçlendiriyor.

Bu nedenle belediyenin güçsüzleşmesi yalnızca yerel siyasetin değil, toplumun kendi kendini örgütleme yeteneğinin de zayıflaması anlamına geliyor.

Gerçek şu: Külliye merkeziyetçiliği büyüdükçe yurttaş küçülür, yerel dayanışma çözülür, toplum devlete daha bağımlı hale gelir…

Görünen o ki Türkiye’de salt belediyelerin yetkisi değil, yerel ekonominin, kooperatifçiliğin ve toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesi adım adım tasfiye ediliyor.

Ve tarih gösteriyor ki; halkın kendi kentinde söz hakkını kaybettiği yerde demokrasi uzun süre ayakta kalamaz.