Türkiye’de büyük siyasi gürültü yaşanıyor: Operasyonlar, soruşturmalar, gözaltılar, davalar, parti değiştirmeler, sosyal medya savaşları, ekran tartışmaları…

Her gün yeni bir kriz, yeni bir gerilim, yeni bir güç mücadelesi ortaya çıkıyor…

Siyaset giderek sertleşirken halk da korku, öfke, belirsizlik arasına sıkışıyor…

Tüm bunların sebebi ne? İktidarın kendini koruma ihtiyacı mı? Yanıt için bir referansa ihtiyacımız var:

Machiavelli, ‘Prens’ adlı eserinde siyaseti olması gerektiği gibi değil olduğu gibi anlattı:

-İnsan doğası değişkendir; sadakat geçici, korku kalıcıdır

-Siyaset, çoğu zaman ahlâki ideallerle değil, güç, korku, sadakat ve çıkarla şekillenir…

Machiavelli, bir liderin yalnızca iktidarı ele geçirmesinin değil, onu korumasının da en önemli mesele olduğunu savunur. Bu nedenle hükümdarın gerektiğinde sert, gerektiğinde merhametli ama her durumda güçlü görünmesinin şart olduğunu ileri sürer…

Yani:

‘Prens’ kitabı, insan doğasına dair karamsar ama gerçekçi bakış taşır. İnsanların kolayca yön değiştirebildiğini, korkularıyla hareket ettiğini, çıkarlarını çoğu zaman değerlerin önüne geçirdiği anlatır…

Der ki: İktidarın temel amacı erdemli olmak değil, yıkılmamak için gücü hep elinde tutmaktır.

Türkiye’nin ‘Prens’i kim?

İktidarın en büyük korkusu

Machiavelli’nin anlattığı düzen yalnızca saraylara, krallıklara ya da Ortaçağ İtalya’sına ait değildi...

İktidarın doğası yüzyıllar boyunca fazla değişmedi, değişen yalnızca araçlar oldu:

-Dün kılıç vardı, bugün televizyon ekranları…

-Dün haberler vardı, bugün sosyal medya algoritmaları…

-Dün meydanlardan yayılan propaganda vardı, bugün saniyeler içinde milyonlara ulaşan dijital kampanyalar…

Fakat güç mücadelesinin özü aynı kaldı.

Machiavelli’ye göre bir iktidarın en büyük korkusu, halkın desteğini ve kontrol gücünü kaybetmesidir. Bu nedenle iktidar sahibi salt ülkeyi yönetmez aynı zamanda gündemi ve toplumsal algıyı da yönetmeye çalışır...

Siyasette algıyı yöneten, çoğu zaman hakikati de yönetmeye çalışır! Bu yüzden soruşturmalar davalar açılır, yeni düşmanlar üretilir, toplum sürekli tehdit hissi içinde tutulur. Korku, siyasetin en etkili araçlarından olur…

İktidar bilir çünkü; insanlar çoğu zaman özgürlükten çok güvenlik ister.

Ve insanlar, belirsizlik dönemlerinde güçlü görünen liderlere yönelir. Sert söylemlerini “istikrar” olarak algılar!

Tam bu nedenle toplumsal kutuplaşma ve siyasi gerilim dönemleri iktidar açısından gücünü yeniden toparlama fırsatı sunar…

Toplum bu süreçte iki güçlü duygu arasına sıkışır: Bir yanda güçlü otoriteye sığınma isteği, diğer yanda özgürlük, hukuk ve adalet talebi…

Siyasetin en sert çatışma alanı tam burada başlar.

Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmaların, gerilimlerin ve kutuplaşmanın merkezinde bu psikolojik ve siyasal denge savaşı var...

Prens” kitabı günümüz siyasetini anlamaya çalışanlar için güçlü referans sunar…

Çok konuşuyor, az düşünüyor

Peki sorun yalnızca iktidarda mı?

Belki de asıl mesele, halkın siyasetle kurduğu ilişkinin kendisinde yatmıyor mu?

Bilinir ki, iktidarlar çoğu zaman toplumun zaaflarından beslenir: Korku, güvenlik ve aidiyet ihtiyacı vs.

Evet, mesele yalnızca yönetenlerin ne yaptığı değildir; toplumun neyi normalleştirdiği de “iktidar icraatları” kadar belirleyicidir.

Siyasi düzenler yalnızca sandıkta değil, gündelik hayatın vicdanında ayakta kalır ya da çöker…

  1. Koreli-Alman düşünür Byung-Chul Han, dikkat çektiği şu oldu: Günümüz siyasetinde iktidarın en etkili araçlarından biri insanları susturmak değildir, onları sürekli meşgul etmek, yormak ve dikkatlerinidağıtmaktır…

Psiko-politika” adlı eserinde bugünün siyasi düzenini şöyle anlattı:

-Artık insanlar daima konuşuyor, paylaşım yapıyor, tepki veriyor ama giderek daha az düşünüyor

-Sosyal medya çağında herkes kendini özgür zannederken aslında sürekli yönlendirilen büyük psikolojik alanın içinde “hapis” yaşıyor…

Bu yüzden iktidarın en büyük taktik gücü dikkat dağıtmak oluyor: İnsanları yormak, kutuplaştırmak, bilgi bombardımanına tutmak…

Böylece toplum, gerçeği tartışamaz hale geliyor. Her gün yeni bir kriz çıktığında önceki unutuluyor.

İşte… Sürekli kriz üreten siyasi atmosfer tam bu nedenle önemli: Her gün yeni tartışma, yeni operasyon, yeni kutuplaşma ortaya çıktığında toplum düşünmeye değil, refleks vermeye başlıyor.

Böylece siyaset, hakikatin tartışıldığı alan olmaktan çıkıp algının yönetildiği sahneye dönüşüyor. Ve iktidar, insanları sürekli tüketip zihinsel olarak yorarak kolay yönetiyor…

Sadece iktidar stratejisi değil, toplum davranışı üzerinden de siyaseti okumak şart…