Tanıdığınız birini yine de size tanıtmak istiyorum:

1961 Ankara doğumlu…

Lise öğrenimini Atatürk Lisesi’nde yaptı.

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede gelişim psikolojisi üzerine yüksek lisans ve Hacettepe Üniversitesi’nde psikolojik danışmanlık ve rehberlik alanında doktora yaptı. Daha sonra profesör oldu…

TED Üniversitesi, Maya Eğitim Kurumları ve Gazi Üniversitesi Vakfı Özel Okulları’nın yanı sıra birçok eğitim-öğretim kuruluşunda yer aldı...

Türkiye Zeka Vakfı yönetim kurulu üyeliği, Satranç Federasyonu yönetim kurulu üyeliği ve Voleybol Federasyonu eğitim kurulu başkanlığı yaptı...

TÜBİTAK Sosyal ve Beşeri Bilimler Akademi komitesinde yönetici oldu…

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı yaptı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınlandığı andan itibaren başarısız görülen ve uygulamaya konulmayan müfredat reformu sürecini yürüttü.

23 yıl öğretim üyeliği yaptı.

Rehberlik davranış gözlemi, iletişim, öğrenme, ebeveynlik, mizaç konularında kitaplar, makaleler yazdı...

Çocuk ve çocukluğu merkeze alan Önce Öğretmen Vakfı’nı kurup başkanlığını yaptı…

2018’de Milli Eğitim Bakanı yapıldı...

Üç yıl sonra görevinden alındı çünkü sırtını dayayacak tarikatı yoktu!

Kim olduğunu anladınız; Prof. Ziya Selçuk…

Derdim polemik değil, derine kazmak

Meselem, eğitim değil, salt siyasal bilgiler-kamu idaresi yönetimi üzerine çalışmış -tarikatçı kimliğini saklamayan- Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin üzerinde polemik yapmak değil. Derine kazmak istiyorum: Dinsel bölünme!

Fransız Devrimi (1789) sonrasında kilise ile devlet arasındaki gerilim, en belirgin biçimde eğitim alanında yaşandı. Çünkü eğitim, sadece bilgi vermek değil, insanın düşünme biçimini ve otoriteye bakışını şekillendirir.

Devrimci anlayış, bu alanı dinin etkisinden çıkararak seküler/laik yurttaşlık bilinci inşa etmeyi hedefledi. Amaç, dogmalara bağlı bireyler değil, akıl ve bilim temelinde düşünen yurttaşlar yetiştirmekti…

Ve fakat:

-Biz dahil- Avrupa’da genel oy hakkının genişlemesi, siyaseti topluma yayarken, dini kimliklerin, seçmen davranışını yönlendiren önemli unsur haline gelmesine zemin hazırladı. Yani din, siyasi çıkar uğruna keskinleştirildi…

Özellikle, 19’uncu yüzyılın sonlarından 20’nci yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da din, oy verme davranışını güçlü biçimde etkileyen temel faktörlerden biri oldu. Katolik-Protestan ayrımı gibi dinsel kimlikler, seçmenlerin siyasal tercihlerinde belirleyici rol oynadı.

Seymour Martin Lipset-Stein Rokkan, Pippa Norris, Ronald Inglehart, Richard Rose- Derek Urwin ve Arend Lijphart gibi birçok akademisyen, Avrupa ülkelerinde dinin siyasal davranış üzerindeki etkisini karşılaştırmalı olarak inceledi.

Örneğin, OECD ülkeleri üzerinde yapılan araştırmada kiliseye giden seçmenlerin yüzde 70’i sağ partilere oy veriyordu!

Ancak siyasal davranış alanında çalışan Russell J. Dalton ve Mattei Doğan, modernleşme, bireyselleşme ve sekülerleşme süreçlerinin etkisiyle dinin oy verme davranışı üzerindeki belirleyici rolünün Avrupa’da giderek zayıfladığını ileri sürdü…

Bu görüş ne kadar gerçekçi?

Siyasal dinin tekrar doğuşu

Son yarım asırdaki neoliberal dönüşüm, kişiyi merkeze alırken, onu yalnızlaştıran, güvencesizliği derinleştiren toplumsal yapı üretti...

Sosyal devletin gerilemesiyle birlikte insanlar, kendilerini daha kırılgan ve korunmasız hissederken, bu boşluk aidiyet arayışlarını da beraberinde getirdi. Bu süreçte din anlam, güven ve aidiyet sunan güçlü sığınak olarak yeniden önem kazandı...

Bu nedenle dinin siyaset içindeki etkisinin azaldığını söylemek, son on yılların toplumsal gerçekliği açısından oldukça tartışmalı görüş…

Aksine, neoliberalizmin yarattığı eşitsizlikler, kimlik temelli siyaset biçimlerini daha görünür hale getirdi.

Din bu kimlikler arasında en güçlü referanslardan biri olarak öne çıktı. Ki sadece kişisel inanç olmaktan çıkarak, siyasetçiler tarafından insanları etkilemek, yönlendirmek ve kendi etraflarında toplamak için kullanılan etki aracına dönüştü.

Bu durum, dinin toplumsal alandaki varlığını zayıflatmak yerine onu farklı biçimde yeniden üretti.

Maalesef… Din, ortak değer olarak birleştirici rol oynamaktan uzaklaşarak, giderek ayrıştırıcı eksene kaydı/kaydırıldı...

Biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden kurulan bölücü siyasal dil, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirirken, farklı inanç ve yaşam tarzları arasındaki mesafeyi artırdı. Din, toplumu keskin hatlarla bölen, siyasi rekabeti sertleştiren ve toplumsal fay hatlarını belirginleştiren güçlü ayrışma dinamiği haline getirildi…

Meselem, Bakan polemiği yapmak değil.

Meselem buradan hareketle demokrasiler nasıl çöker, sorusunu analiz etmek. Yarın sürdüreceğim…