Hatırlamak, ders çıkarmak, bugünlere nasıl geldiğimizi anlamak ve tabii hiç unutmamak çok önemlidir…
Bugün içinde debelendiğimiz “çukurun” mutlaka bir geçmişi, nedeni, stratejisi, tasarlanmış taktikleri vardır!
Zamanın Cumhurbaşkanı’nın “bana bir savcı bulun” sözleriyle başlatılan Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve Fuhuş davaları ile özdeşleşmiştir!
O halde gelin epey gerilere giderek niçin böylesine bir cenderenin içinde kavrulduğumuzu bir bir anımsayalım…
Krallar gibi yaşıyorlardı... Astıkları astık, kestikleri kestikti…
İtibarları o kadar yüksekti ki, zamanın Başbakanı bile üstlerine titriyor, “Zırhlı Başbakanlık Mercedes’ini” dahi içlerinde “en kara gözlüklü” olana tahsis ediyor, yetinmiyor, Deniz Baykal’a karşı, o tarihe kazınan cümlesiyle destek veriyordu:
-Ben de bu davanın savcısıyım!
Yaptıklarının ne kadar sahte, ne denli yalan, nasıl da alçakça bir kumpas olduğu yüzlerce belge, onlarca “bilirkişi raporu” ile ortaya çıkmasına karşın, tınmadılar bile... Kilitlendikleri “orduyu çökertme, sesini çıkarabilecek aydınları, gazetecileri içeri tıkma, diğerlerine gözdağı verme” hedefine gözlerini kırpmadan ilerlediler...
Özel yetkili savcılar, hakimler, özel seçilmiş ve kilit noktalara yerleştirilmiş polis şefleri, “al gülüm-ver gülüm” metoduyla istedikleri herkesi, hem de yeri geldiğinde yüzlercesini toplu halde tutuklayıp, “Silivri Toplama Kampı’na!” tıktılar...
Sıfatı, “gazeteci”, “yazar” olan haysiyetsiz mahluklar da karanlık kuytularda elden aldıkları “kopyala-yapıştır” düzmece belgelerle yüzlerce insanın haysiyet cellatlığına soyundular... Hiç utanıp sıkılmadan “camileri bombalayacaklardı”, “çocukları havaya uçuracaklardı” manşetleri döşendiler... Ellerinde, “içi doldurulmuş” bavullarla medyanın önüne çıkıp poz bile verdiler…
Bunların zulümleri altında, olanları onuruna yediremeyen şerefli Türk subayları intihar etti. Bunların topunu cebinden çıkaracak haysiyetli insanlar, kanser olup, kalp krizi geçirip öldü. Ülkenin yüz akı yurtseverler beş yıl, altı yıl, yedi yıl zindanlarda çürüdü...
-Sonra, bir gün “Pandora’nın kutusu” açılıverdi!
Kaçaklar ordusu!
Yıllarca “aynı yolda beraber yürüyenlerin” arasına “güç savaşı” girdi...
Yıllar sürecek “kanlı savaşın Ti borusu” çalar çalmaz o güzelim “itibarlı günler” de sona erdi tabii... Bir zamanlar “kahraman” diye alkışlanan “özel uşaklar” bir kenara atılıverdi, doğal olarak...
Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve Fuhuş davalarının ne yaman komplolar olduğu bir bir ortaya döküldü! Zamanın başbakanının en yakınındaki zat “olan biten kumpasmış” bile demişti, iyi mi! Eh, bu mesajı alan yanaşmalar ne yapsın, hep bir ağızdan “kandırıldık” diye haykırmaya başladılar... Bunlardan birine, ekranda “ne kadar süre kandırıldınız?” diye sormuştum. Hesaplayıp, kumpasın başladığı tarihe işaret ederek, “6 sene” yanıtını verince. Ben de şunu söylemiştim:
-Siz Kırmızı Başlıklı Kız mısınız birader? O bile en kısa sürede babaannesi sandığı kişinin aslında kurt olduğunu anlamıştı!
Sonrası, bu uşakların ne kadar korkak ne denli boş ve alçak olduğunu göstermesi açısından çok önemli... Soysuz savcıların şahı Zekeriya Öz, tutuklanmasına saatler kala Gürcistan Sınır Kapısı’ndan tüymüş, ardından “FETÖ’cü” medyada “Hicrete gitti” nağmeleri düzülmüştü!
Sonra gördük ki, hicrete giden gidene; Savcı Celal Kara, FETÖ iddianamesinde “2 numara” olarak yer alan Emre Uslu, Âdem Yavuz, Önder Aytaç, Zaman gazetesinin anlı şanlı eski Genel yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı çoktan “Hicret yolunu” seçmişti!
Bu zevata, Ergenekon soruşturmasını Zekeriya Öz’den devralan Savcı Fikret Seçen de eklenmişti tabii...
Haa, bu arada, örgütün pek ehemmiyet vermediği, “harcanabilir” zevat ise, bir zamanlar yurtseverlerin çürüdüğü Silivri zindanlarında çile dolduruyor. Hep böyle olur zaten:
-Tarihin çöplüğü, kullanıldıktan sonra buruşturulup atılan “dipnotu” bile olamayacak piyonlarla doludur!
Hayalleriyle yok olacaklar!
Yurtdışına tüyen alçaklar şu sıralar melanetlerini sığındıkları batılı dostlarımızın ülkelerinde sürdürüyorlar…
Tekrar “gücü ele geçirmenin” hayaliyle yanıp tutuşuyorlar… Fethullah’ın ölüp gitmesinin ardından büyük parsayı kapmak için birbirlerini yiyorlar. Ancak bu hayal suçsuz insanları, yurtseverleri zindanlara ya da ölümlere sürüklerken pek severek kullandıkları o meşum cümledeki gibi “hayatın olağan akışına uygun değil” ne yazık ki!
Ya da çok sevdiğim Çin atasözünde belirtildiği üzere…
-Aynı suda iki kez yıkanılmaz!
Sevgili kardeşim Barış Pehlivan dün Cumhuriyet’teki köşesinde yukarıda saydığım alçakların önde gelenlerinden Cevheri Güven’in cibilliyetini, son zamanlarda ortalığı karıştırma faaliyetlerini kaleme almıştı. Ben de diğerlerini hatırlatmak istedim, üstelik daha sırada çok soysuz var!
-Asla unutmayın, unutturmayın…