Fransız Yazar Emile Zola’nın “Suçlama” başlığını taşıyan mektubu 13 Ocak 1898’de yayınlanır.

Mektubun konusu Dreyfus Davasıdır ve Zola o mektubunda mahkemeyi lehinde delilleri hesaba katmadan, gizli belgeleri savunma makamına göstermeden Alfred Dreyfus’u mahkûm etmekle, ordu mensuplarını (generalleri) sahte belgeler üretmek ve gerçekleri ört bas etmekle, basının bir bölümünü ise Dreyfus’a karşı bir linç atmosferi yaratmakla suçlar.

Zola, mektubunu şu sözlerle bitirir:

“Suçladığım kişilere gelince: Onları tanımıyorum, hiç görmedim, kendilerine karşı ne kinim ne de nefretim var. Benim için onlar yalnızca toplumsal kötülüğün temsilcileridir. Burada yaptığım şey, gerçeğin ve adaletin patlayarak ortaya çıkmasını hızlandırmak için kullandığım devrimci bir araçtan ibarettir. Gerçek yürüyüşe geçmiştir ve artık hiçbir şey onu durduramaz.”

Zola’nın bu mektubu çok ses getirir. Siyasi kriz derinleşince hakkında iftira suçundan soruşturma açılır. Zola yargılanırken İngiltere’ye kaçmak zorunda kalır.

Ancak finalde Dreyfus’un suçsuzluğu kabul edilir.

Gerçek ve adalet gündemi sarsarak ortaya çıkar.

***

Zola aynı zamanda bir gazeteci olarak gerçeğin ortaya çıkması için çabalar. Zira gazeteciliğin temel görevi gerçeğin ortaya çıkmasıdır.

İktidarlar ve güç odakları da aksine gerçekleri saklamak için büyük çaba harcarlar.

Dünya tarihi, gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışanlarla örtbas etmeye çalışanlar arasındaki mücadelelerle doludur.

Gelin görün ki her yeni yıl bu mücadeleyi gerçekleri örtbas etmek isteyenlerin lehine imkanlar sağlıyor.

  1. yüzyılın son birkaç yılında Fransa’da gerçekleri ortaya çıkarmak, Dreyfus’un suçsuz olduğunu er ya da geç kanıtlamak mümkün olmuştur.

Ancak günümüzde, yani Milattan Sonra 2026’da ne yazık ki teknolojinin de imkanlarıyla gerçekleri saklama imkanları sınırsız bir şekilde artmıştır.

Bu durumu Türkiye üzerinden de okumak mümkün. İsterseniz konu başlıklarıyla bakalım:

***

- ADALET: Türkiye’nin bir hukuk devletini ve yargının bağımsız olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz ama...

- Cumhuriyet döneminin en fazla siyasi tutuklusunun olduğu dönemden geçiyoruz. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Merdan Yanardağ, Alican Uludağ gibi çok sayıda siyasetçi, aktivist ve gazeteci düşünce suçlusu olarak cezaevlerinde tutuluyor.

- İktidar, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yargılandığı davayı bir “yolsuzluk davası” olarak kabullenmemizi istiyor/bekliyor. Ancak, gerek 4 bine yakın sayfadan oluşan iddianameden, gerek duruşmalarda geride kalan günlerden anlıyoruz ki gizli tanıkların, itirafçıların ifadeleri çelişkilerle dolu. Sanıkların lehine olan deliller ciddiye dahi alınmamış. Çok sayıda insan itirafçı olmaya zorlanmış. Uzun tutukluluk süreleri cezalandırmaya dönüşmüş.

- Türkiye’nin birinci partisi konumundaki CHP, bitmez tükenmez hukuk ve ceza davalarıyla sindirilmeye, etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor.

- Sosyal ve konvansiyonel medya, iktidar tarafından rakiplere linç atmosferi yaratmak amacıyla kullanılıyor.

- (Cemil Acar ve Ünsal Ban gibi) Gerçek yolsuzluk suçluları ise adaletten kaçmayı başarıyor. Kadın katilleri, kadına yönelik şiddet failleri aramızda kol geziyor. Gerçek suçlular çoğu zaman karakollarda ya da adliye saraylarında bir kapıdan girip öteki kapıdan çıkmayı başarıyor.

***

EKONOMİ: İktidar ekonominin iyi olduğunu açıklayıp duruyor ama...

- Asgari ücretliler, emekliler açlık sınırının altındaki ekonomik koşullarda yaşam mücadelesi veriyor.

- Çalışanların gelirleri yerlerde sürünürken hayat pahalılığı durdurulamıyor. Fiyat artışları ve enflasyon ücretlilerin üzerinden silindir gibi geçiyor.

- Ülkeyi ayakta tutan orta sınıf da zor durumda. KOBİ’ler kepenk kapatıyor. Beyaz yakaların gelirleri de düşüyor.

- Sanayi ve ticaret kuruluşları bir taraftan küçülüyor, diğer taraftan dünyayla rekabet yeteneklerini kaybediyor. Kapasite kullanımları ve ihracat sürekli düşüyor. Yabancı yatırım gelmediği gibi Türk yatırımcılar ülkeden kaçıyor.

- Bu da yetmiyormuş gibi toplumun her kesimi vergi yükü altında inim inim inliyor. Dolaylı vergilerin oranı yüzde 60’larda. Gelir vergileri yüzde 50’leri geçiyor. Harçlar, cezalar sürekli artışta. Yeni trafik cezaları da can yakmaya başladı.

- Tarım ve hayvancılık Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. Gıda fiyatları tutulamıyor.

- Bütün bunların doğal sonucu olarak işsizlik artıyor. Genç nüfus işsiz ve başka ülkelere gitmeye çalışıyor.

***

DIŞ POLİTİKA: İktidar son dönemde biraz toparlayıp Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sözüne sarılıyor ama...

- Geçmişte yapılan hatalar ciddi güvenlik ve diplomasi sorunları yaratıyor. ABD/İsrail’in İran’a yönelik operasyonu sonrasında ortaya çıkan durum, Türkiye’nin krizlere hava savunma sistemi yetersiz bir şekilde yakalandığını gösteriyor. İran’dan gelen füzeler NATO tarafından durduruluyor.

- Avrupa Birliği üyelik süreci tamamen rafa kaldırılmış vaziyette. AB’nin “Made in Europe” ve Karbon Sınır Düzenleme Mekanizması (CBAM) ile üçüncü taraflarla imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları Türk iş dünyasının aleyhine sonuçlar doğuruyor. Ticaret Bakanı aksini söylüyor ama o serbest ticaret anlaşmalarıyla Avrupa Sanayi Hızlandırma Yasası ve CBAM milyarlarca euro kayba neden olacak.

- Göçmen sorunu ciddi bir ekonomik yük ve gelecekte de risk olmayı sürdürüyor. Doğal sonuçlarından biri olarak pasaportumuz güç kaybediyor. Türkiye’deki yabancı konsolosluklarda vize randevuları almak imkânsız hale geliyor.

***

Daha birçok konu var ama yerim yetmedi.

İktidara sorsanız her şey güllük gülistanlık. Yaratılan algı 10 numara...

Ancak bir kısmını aktardığım acı gerçekler, Zola’nın dediği gibi yürüyüşe geçmiş üzerimize üzerimize geliyor ve ne biz ne iktidar bu gerçeklerden kaçabiliyoruz.