Annem, gelin olarak geldiği evin, büyüdüğü evden fakir olduğunu anlatmak için babama hep “Neyiniz vardı, bir topal comuş, bir de ot yatak” derdi.
Bu diyalog bizleri hep güldürürdü.
Babam ne fakirlikten gocunurdu ne bir zamanlar içi ot dolu yataklarda yatmış olmaktan. Dedem annemin bu sözlerini duyunca “Hele bu Tür(k)men Eyüp’ün kızına bak” der gülerdi.
Şamama Nenem, annemin kuzeni olduğundan hemen annemi sahiplenirdi.
“Fakirdik ya neydik? Neler çektim men...”
Bazen bu muhabbeti açıp gülmek için sofraya oturduğumuzda “Anne topal comuşu anlatsana” diyerek annemi provoke ederdik.
Keyfi yerindeyse “Ya neydi? Bir topal comuş, bir ot yatak” diye başlardı. Muzipliğimizi bildiği için o da gülerdi.
Gün boyu çok çalışmışsa, çok yorulmuşsa “Eye bir get o yanı...” diye bizi terslerdi.
***
Ben bazen sırf münazara başlasın diye “Madem öyle niye babandan gizli kaçıp bu eve gelin geldin” derdim.
Bugün Ardahan’ın ilçesi olan Çıldır’ın eski adı Rabat olan köyünde doğup büyümüştü. Bir tepenin yamacındaki köye, aşağıdaki büyük vadiden geçen dereden su getirmek dahi ölümdü. Eşekler olmasa, bütün köy susuz kalırdı.
Annem, -büyük ihtimalle Rabat’ta okul okutulmamış bir genç kız olarak kalıp görücü usulü evlenmektense, bildiği biriyle hayatını birleştirmeyi seçmişti.
Öncelikle Şamama Neneme güvenmişti. Dayısının kızı onu ezdirmezdi nasıl olsa.
Sonra 1920’de geldiği bu küçük kasabada bir düzen kuran Ali Rıza Dedeme...
Dişini tırnağına takarak, ot yataklar üzerinde yatıp o topal comuşun sütüyle, malağıyla çocuklarını okutan, öğretmenlik gibi kutsal bir mesleği seçmelerini sağlayan birinden kimseye zarar gelmezdi.
Bir de babamı okutup öğretmen yapan, düzenli bir maaş ödeyen o sosyal devlete...
Gelirken babama ne kadar güvenmişti bilmiyorum ama geldikten sonra onu çok sevdiğini biliyorum.
Ölümünün ardından 17 ay geçmesine karşın (o illet hastalığın da etkisiyle) hâlâ öldüğünü bilmiyor olması, sürekli evin odalarında onu araması bu büyük sevgisinin göstergesi olsa gerek.
Bir de yıllar sonra, dalga geçerek andığı o topal comuşa güvenmiştir belki de...
Comuşu varsa bir ailenin, sütü vardır, yağı vardır, kaymağı vardır, eti vardır...
Birken iki, ikiyken dört, dörtken sekiz olan bir comuş varsa bir ailede, bereket de vardır.
(Bu arada bir defasında o comuşlardan birine ben de çok güvenmiştim. Yağmurlu bir günde coşan dereden karşıdan karşıya geçmem gerekiyordu ve herkesin “çitlenbik” diye dalga geçtiği o cılız vücudumla o akıntıya karşı direnemezdim. Ben de o comuşun sırtına binerek karşıya geçmiştim. Güvenimi boşa çıkarmamıştı. Kendisini tandır damından aldığım ekmekle ödüllendirmiş, sıcak bir günde de hortumla su tutmuştum üstüne...)
***
Bu ailede geçirdiği 58 yılda güveni boşa çıkmamıştı annemin.
Bugün ailemizin en yaşlı insanı olarak anılarının büyük bölümünü kaybettiği, bugünlerde olup biteni hiç kaydetmediği halde o günlere dair anıları hiç bırakmıyor.
Birçok şeyi unutsa da o topal comuşu ve ot yatağı hiç unutmuyor.
Bu satırları yazarken ben neye güveniyorum diye düşündüm.
Sanırım en çok o topal comuşun, Ali Rıza Dedemin, Şamama Nenemin, sevgili babam Zeki Öğretmenin bıraktığı mirasa ve emanete: Anneme...
“İyi insan ol” vasiyetine.
“İyi insanlara denk gel” duasına.
***
Bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey işte o güven duygusu.
En çok da vekâlet verdiğimiz siyasetçilere, ülkeyi yönetenlere...
Hakkımızı hukukumuzu emanet ettiğimiz yargıçlara.
Dişimizle tırnağımızla kazandığımız paranın vergisini ve tüyü bitmemiş yetimin hakkını emanet ettiğimiz ekonomi yönetimine.