İnsanın boğazına düğümlenen, kelimelerin yetmediği anlar vardır…

Bir okul… Bir sınıf… Çocuklar… Ve bir öğretmen…

Hayatın en masum alanında, en karanlık şiddetin patlaması…

Bu sadece bir “asayiş olayı” değil; bu, toplumun ruhunda açılan derin bir yaradır...

Ve ülkemiz iki gün iki farklı şehirde (Şanlıurfa ve Kahramanmaraş) ne yazık ki benzer iki facia yaşadı…

Şimdi gelin, bu yarayı anlamaya çalışalım...

Bunun için de Suç ve Ceza üzerinden ilerleyelim...

***

Canlarım, bir okulda silâhlar konuşuyorsa… Çocuklar birbirine düşman oluyorsa… Ve biz buna sadece: “fail” ve “mağdur” diyorsak… Aslında hiçbir şeyi anlamıyoruz demektir...

Çünkü mesele sadece o tetiği çeken parmak değil…

Mesele, o parmağı oraya getiren zihniyet, yalnızlık ve çürümedir...

Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza’da bir cinayeti anlatmaz sadece...

O şunu sorar: “Bir insan, kendini haklı görerek kötülük yapabilir mi?..”

Romanın kahramanı Raskolnikov der ki:

“Ben sıradan biri değilim… Kuralları çiğneyebilirim…”

İşte tehlike tam burada başlar…

Çünkü bir insan, kendini “özel”, “üstün” ya da “haklı” görmeye başladığında…

Vicdanı susturmanın yollarını da bulur…

Öldürür, öldürtür ve çalar…

Bugünün ergen zorbalığı ne anlatıyor?

Bugün okullarda yaşanan şiddet, sadece “ergenlik sorunu” değildir.

Bu çocuklar: sürekli aşağılanmayı normalleştiren bir dilin içinde büyüyor… Sosyal medyada güçlü olanın haklı olduğu mesajını alıyor… Empati değil, rekabet ve öfke öğreniyor… Ve en önemlisi… Kimse onları gerçekten duymuyor… Bir süre sonra şu düşünce oluşuyor:

“Ben görünmüyorsam… Bari korkulan biri olayım…”

İşte zorbalığın ve şiddetin psikolojik çekirdeği budur…

***

Dostoyevski bize: “hiçbir suç, sadece ‘suç’ değildir…” mesajını verir...

Her suç, aynı zamanda bir anlam arayışının çarpık biçimidir… Ama bu, suçu meşrulaştırmaz, aksine, bize şunu hatırlatır: eğer biz bu çocukları anlamazsak, yarın çok daha büyük acılarla karşılaşırız…

Lütfen dürüst olalım… Eğitim sistemi çocuklara hayatı öğretiyor mu?.. Okullarda “başarı” kadar “ahlâk ve empati” öğretiliyor mu?.. Aileler çocuklarıyla gerçekten iletişim kurabiliyor mu?..

Siyaset dili topluma sükûnet mi yayıyor, yoksa öfke mi?..

Bir toplumda dil sertleşirse… Kalpler de sertleşir.

En korkutucu olan ise canlarım; bu tür olaylara alışmak, “yine oldu…” demek, “fail kim?” diye sorup geçmektir... İşte o zaman, Dostoyevski’nin en büyük korkusu gerçekleşir: İnsan, kötülüğe alışır…

Peki ne yapmalıyız?

Çözüm sadece güvenlik kameraları, polisler, yasalar değil…

Çözüm: çocuklara hak, hukuk ve adalet ahlâkını öğretmek… Okullarda duygusal eğitim vermek, ailelerde iletişimi güçlendirmek ve en önemlisi… Toplumda sevgi dilini yeniden kurmak…

Dostoyevski’nin bize bıraktığı en büyük miras şudur:

“İnsan, vicdanıyla insandır...”

Eğer biz çocukların vicdanını beslemezsek…

Onlara sadece bilgi verir ama merhameti öğretmezsek…

O bilgi, bir gün yıkıcı bir güce dönüşebilir…

İstifalar ayıbı kabul ettiğinizi göstermez ama ders almakta kararlı olduğunuza işaret eder...

Canlarım, bu acı olayları sadece konuşmak, yazmak, tartışmak yetmez…

Öncelikle nedenini anlamak zorundayız.

Çünkü anlamazsak, yarın çok geç olabilir…

Ve unutmayın:

Bir toplumun gerçek sınavı, onları bilgi sahibi yapmaktan da önce onları korumaktır…

Ve biz işte bunu başaramıyoruz…

Ve bunu başaramayanlar, başarısızlığı kabul etmeden ısrarla, makam ve mevkilerini korumaya devam ediyorlar…

Bu ise çocuklarımızı bundan sonra da koruyamayacağız anlamına geliyor…

Yazık oluyor…