Size bir soru: Aynı kitaba inanan, aynı peygamberi takip ettiğini söyleyen insanların anlattığı İslâm neden bu kadar farklı?..
Bu soruyu ben kendime sordum… Cevabını ararken karşıma çok değerli bir isim çıktı: Muhammed İkbal...
Kısaca tanıtayım: 1877 – 1938 yılları arasında yaşamış, Pakistanlı İslâm alimi, şair, filozof ve politikacıdır... Şiirleri çağdaş Urdu ve Fars edebiyatının en önemli yapıtlarındadır… “Allâme İkbal/Alimlerin alimi” olarak da bilinir… Hindistan’daki Müslümanların bağımsızlık mücadelesini ilk defa dile getiren kişidir…
***
İkbal’i tanımak için onu araştıranlar, anlattığı İslâm’ı da hatırlayacaklardır…
Onun anlattığı İslâm ile bugün ekranlarda, kürsülerde, sosyal medyada anlatılan İslâm arasında ciddi bir mesafe var… İkbal’e göre İslâm, donmuş bir kurallar bütünü değil; yaşayan, düşünen ve sürekli kendini yenileyen bir hakikat arayışıdır…
Bu yüzden “içtihat” kavramını merkeze koyar…
Yani her çağın insanı, kendi aklıyla, kendi şartlarıyla dini yeniden anlamak zorundadır…
Onun bu felsefesi, Mecelle 39’da yer alan, “Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” hükmü ile örtüşür…
Yani; zamanın değişmesiyle örfe, âdete ve içtihada dayalı hukuki kuralları da değişebilecektir…
Bu kural, İslâm hukukunun değişen şartlara uyum sağlama esnekliğine ve dinamizmine işaret eder…
Kontrol merkezli bir din anlatısı
Bugün ise yaygın anlatı bunun tam tersini söylüyor:
“Sorgulama, itaat et…”.
İkbal’in “düşün” dediği yerde, bugünün birçok din anlatısı “boyun eğ” diyor ve sorun burada başlıyor…
Aslında mesele İslâm’ın kendisi değil, onun nasıl yorumlandığıdır...
Tarih boyunca din, sadece inanç alanı olarak kalmamış; aynı zamanda bir iktidar aracına da dönüşmüştür…
Güç sahipleri için en kullanışlı insan tipi: sorgulayan değil itaat edendir…
Bu yüzden zamanla İslâm’ın; aklı, vicdanı ve özgürlüğü besleyen yönü geri plana itilmiş; korku ve kontrol merkezli bir anlatı öne çıkarılmıştır…
Bilgi var, ama hikmet eksik...
İkbal’in en çarpıcı kavramlarından biri: “benlik”tir… Ona göre insan, kendi kişiliğini inşa etmekle yükümlüdür… Yani birey güçlü olmalı, kendi aklıyla düşünmeli, kendi sorumluluğunu üstlenmelidir…
Oysa bugün birçok anlatıda birey neredeyse yok, yerine; sadece kurallara uyan, sorgulamayan bir kalabalık vardır…
Bu da bizi şu noktaya getiriyor: Din var, ama ruh yok… İbadet var, ama ahlâk zayıf…
Bilgi var, ama hikmet eksik…
Korku, inancı değil itaati büyütür
İkbal’in İslâm’ı, insanı ayağa kaldıran bir çağrıdır… Bugünün birçok anlatısı ise insanı diz çöktüren bir disiplin mekanizmasına dönüşmüş durumda…
O halde asıl soruyu sorayım:
Biz gerçekten dini mi yaşıyoruz, yoksa bize öğretilen yorumları (Gelenek, görenek, örf ve âdetleri) mı tekrar ediyoruz?..
Cevap kolay değil ama şu açık:
Eğer bir din, insanı düşünmekten uzaklaştırıyorsa, orada bir sorun vardır…
Ve belki de bugün yapılması gereken, bir isme dönmek değil; düşünen, sorgulayan, ahlâkı merkeze alan bir din anlayışını yeniden hatırlamaktır: çünkü korku, inancı büyütmez, sadece itaati büyütür...
İnancı büyüten şey ise akıldır, vicdandır ve özgür iradedir…