Türkiye’ye 1980’lerde neoliberalizmin gelişiyle para kazanma, başarının ana göstergelerinden biri haline geldi.

Bilgi denildiğinde akla aydınlar gelirdi. Yeni süreçte artık yeni otorite vardı: Çok para kazanan iş insanları…

İshak Alaton’dan Cem Boyner’e, İbrahim Betil’den Can Paker’e iş insanları; sadece ekonomi değil, toplumsal ve siyasi meselelerde sıklıkla görüşlerine başvurulan isimler oldu...

Benzeri iş insanları medyanın yıldızları haline geldi… Ne kadar para kazandığı öğreniliyor ve hemen ardından ne kadar bildiğine övgüler diziliyordu!

Bugün de bu anlayış sürüyor:

Fon kuruluşlarının patronları-yöneticileri medyanın bilirkişisi oldu! Üniversitelerde konferans verdiler. Sözleriyle siyasetçileri-bürokratları “ağızlarına” baktırdılar…

Peki:

Kişinin para kazanması, söylediklerinin doğru olduğu anlamına gelir mi?

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün simgesel sermaye kavramı var: Ekonomik güç toplumsal itibara dönüştürülüyor.

İş insanı kazandığı parayla önemli çevrelere giriyor. İlişkileri genişledikçe itibarı artıyor. Saygınlığı arttıkça söyledikleri daha fazla kabul görüyor… Bir süre sonra ne söylediğinden çok, ne kazandığı önem kazanıyor...

Fon şirketlerinin sadece sahipleri-yöneticileri değil, raporları, yatırım modelleri, kazanç vaatleri de hep güvenilir bulunmaya başlanıyor. Gelelim asıl soruya:

Kamu denetçileri fon şirketinin büyüklüğüne ve prestijine güvenmeye başlarsa ne olur?

Denetçi kimin tarafında

Amerikalı hukukçu James Kwak, “Kültürel Kuşatma ve Finans Krizi” çalışmasında, finans sektörünün denetleyiciler üzerindeki etkisini araştırdı.

Prof. Kwak’a göre bunun için mutlaka rüşvet gerekmiyordu. Bankacılarla aynı çevrelerde bulunmak, aynı uzmanları dinlemek, aynı ekonomi anlayışını benimsemek denetçilerin kararlarını etkiliyordu…

Düşünün: Denetçi ile fon yöneticisi yıllardır aynı piyasa anlayışını savunuyor. Birinin kazanç fırsatı olarak gördüğü işlemi, diğeri neden tehlikeli bulsun?

Prof. Kwak’ın üzerinde durduğu düşünsel yakınlığın tehlikesi burada ortaya çıkıyor.

Pekâlâ, Türkiye’deki fon krizinde neler yaşandı?

Sermaye Piyasası Kurulu/SPK olağandışı fiyat hareketlerine dair ilk tespitlerini 2025’in son çeyreğinde yaptı. Aradan dokuz ay geçti, fon krizi patladı.

-Denetçiler bu süreçte hangi işlemleri inceledi?

-Riskleri nasıl değerlendirdi?

-Hangi uyarıları dikkate aldı, hangileri karşılıksız kaldı?

-Dahası, denetleyenler ile denetlenenler arasında kararları etkileyebilecek ilişkiler var mıydı?

Bunların yanıtı denetim raporlarında, kurum içi yazışmalarda ve alınan kararların gerekçelerinde mutlaka vardır…

Denetçi AKP’den milletvekili adayı olmuşsa tuz kokar!

Prof. Kwak’ın anlattığı düşünsel yakınlık, yaşananları açıklayabilecek ihtimallerden biri… Türkiye’de yapılması gereken, bu olasılığın ötesine geçmek...

Örneğin: Denetçinin yüksek getiriyi, fon yöneticisinin sunduğu hesaplara güvenerek makul bulmasıyla, riskli işlemleri tespit ettiği halde müdahale etmemesi arasında önemli fark var.

İlkinde mesleki değerlendirmesinin yeterliliği, ikincisinde görevini neden yerine getirmediği sorgulanmalı…

Kararların altında kimlerin imzası bulunduğu kadar, kimlerin itiraz ettiği ve bu itirazlara ne yanıt verildiği ortaya çıkarılmalı…

“Hepimiz yanıldık” savunması gerçekten yanılanlarla, gerçeği bildiği halde susanları aynı yere koymamalı…

Sorunun ana temeli

Yaşadık: Finans kuruluşunun güçlü iddiası, farklı ağızlardan tekrarlandıkça doğruluğundan kimsenin kuşku duymadığı görüşe dönüşüyor.

Döngü şöyle:

-Bir finans kuruluşu, geliştirdiği yatırım modelinin başarılı olduğunu açıklıyor…

-Akademisyen, çalışmasında bu kuruluşun verilerini kullanıyor...

-Ekonomi yorumcusu, akademisyenin değerlendirmesini aktarıyor…

-Gazeteci bütün bunları haberleştiriyor…

Ortaya birbirini doğrulayan görüşler çıkıyor. Hepsinin dayandığı bilgi aynı kaynaktan geliyor...

Kimse sorgulamıyor; ya başlangıçtaki bilgi yanlışsa?

Burada eleştirel düşüncenin, dolayısıyla demokrasinin önemi ortaya çıkıyor. Demokrasi, güçlü olanın söylediklerinin de sorgulanabilmesidir…

-Hiç kimse, gerçeği araştırırken güçlülerin çıkarlarından çekinmemeli...

-Yanlış bulduğu görüşe, arkasında ne kadar büyük siyasi güç olursa olsun itiraz edebilmeli…

-Düşüncelerini açıklarken makamını, işini ya da geleceğini kaybetme korkusu yaşamamalı...

Biliyoruz ki eleştirel düşünce, itiraz etmenin bedelinin ağır olduğu ortamda gelişemez.

Aykırı düşüncelerin susturulması, yanlışların ortadan kalkmasını sağlamaz. Tersine, hataların ortaya çıkarılmasını zorlaştırır, ardından büyük krizler patlar…

Türkiye’deki fon krizinde bunu sorgulamalıyız:

-Riskleri önceden görenler oldu mu?

-Şüpheli işlemlere itiraz edenler varsa sesleri neden duyulmadı?

-Uyarılar dikkate alınmadı ise bunda kimin sorumluluğu vardı?

Düşünce özgürlüğü, herkesin aynı görüşü paylaşması değil, herkesin doğru kabul ettiğine itiraz edebilme hakkıdır.

24 Ocak kararları/12 Eylül darbesi ile başlayan neoliberal dönüşümün bize defaatle hatırlattığı bu:

-Paranın gücü karşısında eleştirel akıl susturulduğunda, yanlışın bedelini toplum öder. Ki yarım asırdır ödüyoruz.