Fon krizinde portföy şirketlerinin sorumluluğunu tartışıyoruz.
Haklı olarak Sermaye Piyasası Kurulu/SPK ile Hazine ve Maliye Bakanlığı’na dönüp, “Bu gidişi neden daha önce durdurmadınız” diye soruyoruz...
Peki, parasını bu fonlara koyanlar? Tasfiye kapsamındaki fonlarda yaklaşık 455 bin kişiden söz ediliyor. Küçük tasarruf sahibinden, belli miktarın üzerinde parası-finansal varlığı bulunan ve milyonlarca parasını yöneten “nitelikli yatırımcıya” kadar uzanan geniş bir kesim…
Onların hiç mi kişisel sorumluluğu yok?
Bakan Mehmet Şimşek başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi 2 Aralık 2025’te toplandı. Serbest fonlar ile para piyasası fonlarındaki gelişmelerin mali sistem üzerindeki etkisinin değerlendirildiği, alınabilecek önlemlerin konuşulduğu açıklandı...
Ardından Sermaye Piyasası Kurulu/SPK, serbest fonlara girebilmek için gereken mali varlık sınırını 1 milyon liradan 10 milyon liraya yükseltti. Sonraki aylarda fonların çalışma biçimine ilişkin yeni kurallar geldi...
Bunlar sıradan teknik değişiklikler değildi. Devlet, kendi diliyle piyasaya “burada dikkat edilmesi gereken bir sorun var” dedi.
O halde başka soru sormak gerekiyor: Özellikle “nitelikli” kabul edilen para sahipleri bu işaretleri neden yeterince ciddiye almadı?
Cehalet mi? Hırs mı? Yüksek kazanç, devletin verdiği uyarıları önemsiz mi gösterdi?
Finans bilgisi salt hangi fonun ne kadar kazandırdığını bilmek değildir… Açayım:
Risk niye görünmez oldu
Devlet, parasını fonlara koyanlara açıkça “çıkın, tehlike var” demedi…
Bu nedenle alınan önlemler iki türlü okundu. Bir kesim, “Burada ciddi bir sorun var” dedi.
Bir başkası ise tam tersini düşündü: “Devlet meseleyi görmüş, müdahale ediyor. Demek ki kontrol altında.”
Üstelik fonlar kazandırmaya devam ediyordu.
Bir tarafta Ankara’nın dolaylı uyarıları, diğer tarafta her gün hesapta büyüyen para vardı. Kazanç somuttu, zarar ise henüz ihtimaldi.
İnsan zihni burada kolayca kendi lehine çalışan hesap yapıyor.
Bir yatırım birkaç ay boyunca kazandırdığında kişi, başarının tesadüf olmadığını düşünmeye başlıyor.
-“Doğru fonu seçtim”, “Piyasayı iyi okudum”, “Gerekirse zamanında çıkarım” duygusu güçleniyor…
Böylece her yeni kazanç, daha önce verilen kararın doğruluğuna kanıt sayılıyor.
Kötü işaretler ise aynı ağırlığı taşımıyor.
Yani: Yüksek getiri, risk işaretlerini görmeyi engellemedi; onları önemsizleştirdi.
Yeni kural, “tehlike büyüyor” diye değil, “piyasa daha güvenli olacak” diye okundu. SPK’nın sınır koyması, “önlem alındı” duygusunu besledi...
Bir başka etki daha var, eklemem lazım:
İnsan uzun süre kazanınca, kazancı olağan kabul etmeye başlıyor. Başlangıçta sıra dışı görünen yüksek getiri bir süre sonra “normal” sayılıyor. Asıl anormal olan, uyarı haline geliyor.
Fon krizinde mesele işaretleri hiç görmemek değildi. Gördüğünü kazanç uğruna başka türlü değerlendirmek oldu...
Bu noktada “nitelikli yatırımcı” sorusu öne çıkıyor.
Küçük tasarruf sahibinin bürokrasinin dilini çözemediği söylenebilir. Peki milyonlarca liralık varlığı bulunan, yıllardır piyasada olanlara ne demeli?
Piyasayı bilenler nasıl yanıldı
Son günlerde sık sık aynı cümleyi duyuyorum:
-“Şu kişi, şu kadar milyon dolar kaybetti…”
Şaşırıyorum. Zira bu insanların önemli bölümü piyasaya dün girmiş küçük tasarruf sahipleri değil. Yıllardır hisse alan, fon seçen, şirket bilançosu inceleyen, banka ve aracı kurumlar ile çalışan kişilerden söz ediyoruz…
Nasıl yanıldılar?
Burada sadece bilgisizlikten söz etmek zor. Uzun yıllar piyasada kalmak insana tecrübe kazandırır ancak kendi kararlarına fazla güvenmesine de yol açar. Geçmişte doğru zamanda alıp satmış, krizlerden çıkmış biri bu kez de çıkışı zamanında yapacağına inanır…
Tehlike burada başlıyor: Kendine güven bazen riski daha iyi görmeyi değil, riski küçümsemeye sebep olur…
Hele yüksek getiri uzun süre devam ettiğinde insan kendi kararının doğrulandığını düşünmeye başlar. Fon yükseldikçe, “Ben doğru yerdeyim” duygusu güçlenir. Uyarılar giderek ikinci plana düşer…
Evet: Milyonlarca liralık varlığa sahip olmak başka, fonun elindeki varlığın gerçekten satılabilir olup olmadığını, yüksek getirinin ne kadar sürdürülebilir olduğunu anlamak başka...
Belki de fon krizinin en düşündürücü sorusu bu: Türkiye “nitelikli yatırımcı” bilgiyi mi ölçtü, parayı mı?
Büyük servet, büyük bilgi anlamına gelmiyor...
Kriz, Türkiye’de paranın büyüdüğünü ama o parayı koruyacak finansal aklın aynı hızda büyümediğini gösterdi...