30 Mart 1972.

Niksar’ın Kızıldere köyünde, on devrimci ile üç NATO görevlisi öldürüldü.

Bu olay, Türkiye yakın siyasi tarihine yalnızca bir çatışma olarak değil, aynı zamanda kırılma anı olarak kazındı.

30 Mart, devlet şiddeti ile devrimci iradenin kesiştiği, ideolojik tercihlerin geri dönülmez sonuçlar ürettiği önemli eşiklerden oldu…

Özellikle son yıllarda, her 30 Mart’ta Mahir Çayan ve devrimci arkadaşlarının eylemleri tartışmaya açılıyor. Ancak bu tartışmalar çoğu zaman tarihsel bağlamından kopuk, indirgemeci ve polemikçi düzlemde yürütülüyor.

“Çelişkiler”, “eksiklikler” ve “çıkmazlar” gibi kavramlarla örülen bu söylem, sıklıkla teorik muhasebeden ziyade, 68 kuşağının devrimci ufkunu küçümseyen ve sonradan edinilmiş konforlu pozisyonlarını meşrulaştırmaya dönük retoriğe dönüşmüş durumda…

Elbette eleştiri, tarihsel düşüncenin vazgeçilmez parçası. Ne var ki, “Çayan sapması” gibi genellemelerle, sözde “herkesin dilinden konuştuğunu” iddia eden yüzeysel yargılar ne entelektüel ciddiyetle ne de tarihsel sorumlulukla bağdaşıyor.

Bu tür kolaycı yaklaşımlar, eleştiri yapıyormuş gibi görünse de dönemin gerçek koşullarını görmezden geliyor. Aynı zamanda devrimci mücadelenin içindeki zor ve karmaşık meseleleri basite indirip değersizleştiriyor.

Açayım:

Elrom’un kaçırılması

İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un 17 Mayıs 1971’de Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması ve öldürülmesi üzerinde de sıklıkla duruluyor.

Elrom’un kaçırılması, sanki yalnızca Türkiye’nin iç siyasal dinamiklerinin ürünüymüş gibi ele alınıyor.

Bu yaklaşım, eylemi dar çerçeveye sıkıştırarak hem dönemin uluslararası bağlamını hem de devrimci hareketlerin kendisini nasıl konumlandırdığını görmezden getirme kurnazlığı yapıyor.

Halbuki, 1960’ların sonu ile 1970’lerin başı, salt Türkiye’de değil, dünyanın birçok coğrafyasında anti-emperyalist mücadelelerin yükseldiği zaman dilimiydi.

Filistin direnişi, Latin Amerika’dan Asya’ya kadar geniş coğrafyada enternasyonal dayanışmanın merkeziydi.

FKÖ kamplarına giden Türk devrimciler bu deneyimi yalnızca teknik askeri eğitim olarak değil, aynı zamanda politik bilinç ve ortak mücadele perspektifi olarak kavradı. İtibarıyla Elrom eylemini yalnızca Türkiye iç siyaseti ile açıklamak eksik kalır. Bu eylem, kendisini dünya ölçeğinde tanımlayan anti-emperyalist hattın Türkiye’deki yansımasıydı...

Mahir Çayan gibi devrimciler, kendilerini sadece yerel muhalefet hareketinden ziyade, dünya çapında süren enternasyonalist mücadelenin parçası olarak konumlandırdı.

Evet: Elrom’un kaçırılması ve öldürülmesi, sadece Türkiye’nin iç gerilimleri ile değil, aynı zamanda Soğuk Savaş bağlamında şekillenen küresel çatışma dinamikleri ile birlikte değerlendirilmeli.

Aksi halde, hem eylemin politik anlamı daraltılır hem de onu mümkün kılan tarihsel bağlam gözden kaçırılır.

Emperyalizmin teori ve pratiğini görmezden gelen her okuma, kaçınılmaz olarak eksik ve indirgemeci olur…

Gizli amaçları belli

İsrail, Elrom’un kaçırılıp-öldürülmesinde Filistinli örgütlerin bulunduğunu hemen kavradı.

Sadece Elrom değildi; Ürdün’ün başbakanlığını birkaç kez üstlenmiş, Filistinli örgütlere karşı yürütülen sert politikanın en önemli siyasi figürlerinden olan Vasfi el-Tel 28 Kasım 1971’de öldürüldü.

Tıpkı Mahirler gibi enternasyonalist amaçla Japon Kızıl Ordusu’na mensup üç militan 30 Mayıs 1972’de, Tel Aviv’deki Lod (bugünkü Ben Gurion) havalimanında 26 kişiyi öldürdü...

Zvi Zamir başkanlığında MOSSAD bu tür sol eylemleri uluslararası tehdit zincirinin halkası olarak değerlendirerek, “hedefli suikast” yöntemini sistematik biçimde devreye soktu.

Filistinli yazar Gassan Kanafani 8 Temmuz 1972’de arabasına yerleştirilen bombayla, yine FKÖ’nün önde gelen kadrolarından Bassam Ebu Şerif 25 Temmuz 1972’de kendisine gönderilen kitap içine yerleştirilmiş bombayla öldürüldü.

Bunu izleyen süreçte Abdel Wael Zwaiter 16 Ekim 1972’de Roma’da, Mahmut Hamşari 8 Aralık 1972’de Paris’te, Hüseyin el-Beşir 24 Ocak 1973’te Kıbrıs’ta ve Kemal Advan 9 Nisan 1973’te Beyrut’ta düzenlenen suikastlarla katledildi...

Uzatmayayım: O dönem Ortadoğu tarihi bilinmeden, Mahir Çayan ve arkadaşlarının Elrom’u kaçırması ya da NATO teknisyenlerine yönelik eylemleri anlaşılamaz.

Bu eylemler, aynı zamanda küresel ölçekte şekillenen anti-emperyalist mücadelenin parçasıydı. Filistin’den Vietnam’a uzanan tarihsel momentten söz ediyoruz. Tam da bu yüzden, bağlamdan koparılan her değerlendirme eksik kalır. Ki bu koparma bilinçli tercihe dönüşür; anti-emperyalist mücadeleyi tarihsel kolektif zeminden çıkarıp, bireylerin “tercihleri” ya da “aşırılıklarına” indirgemek!

Bu çevrelerin asıl amacı; dünün devrimci eylemlerini değersizleştirerek bugünün anti-emperyalist mücadelesini etkisiz hale getirmektir.