Fon krizi patladı. İsimler ortalığa saçıldı. Milyar dolarlar, siyasi ilişkiler, tutuklamalar günlerce konuşuldu, hâlâ konuşuluyor…

Sıra bürokratlara geldi: SPK Başkanı Mahmut Sütcü görevden alındı. Eski Başkan İbrahim Ömer Gönül de mayıs ayında getirildiği Kamu Gözetimi Kurumu Başkanlığından uzaklaştırıldı…

Koltukların sahipleri değişince sorunlar ortadan kalkacak mı?

Geçen hafta sonu Tevfik Altınok’un yeni çıkan “Hazinedarbaşı” adlı kitabını okudum...

Altınok, Türkiye ekonomisinin kritik kararlarının alındığı makamlarda bulunmuş deneyimli bürokrat… Maliye müfettişliğinden yetişti. Hazine Genel Müdürlüğü, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı yaptı. Banker krizine, dış borç sıkıntılarına, devlet ile finans çevreleri arasındaki ilişkilere yakından tanıklık etti. IMF ve Dünya Bankası ile yürütülen görüşmelerin içinde bulundu. Vs.

Devlet yönetiminin içinden bir tanık…

“Hazinedarbaşı”, ekonomik kararların nasıl alındığını, siyasi müdahalelerin nasıl gerçekleştiğini ve krizlerin sorumluluğunun nasıl dağıldığını birincil elden anlatıyor.

Altınok kararların alındığı toplantıları, siyasetçilerle yaşadığı tartışmaları, bürokrasinin kendi içindeki çekişmeleri yazıyor.

Sayfaları çevirdikçe yarım asırdır değişmeyen Türkiye gerçeği çıktı karşıma…

Kitap geçmişi anlatıyordu, ben bugünün fon krizini okuyordum sanki! Mesela…

Yine bir SPK Başkanı’nın görevden alınma süreciyle karşılaşmayayım mı?

Bakan’a ulaşan ihbar mektubu

Yıl 1992…

Türkiye, 24 Ocak neoliberal kararlarıyla başlayan ekonomik dönüşümün içindeydi. Sermaye hareketleri serbestleşmiş, borsa büyümeye başlamıştı. Banker krizinin üzerinden on yıl geçmişti ama devletin finans piyasalarını denetleme sorunu hâlâ vardı...

İktidar değişmişti: ANAP gitmiş, DYP-SHP koalisyonu kurulmuştu. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Tansu Çiller’di.

SPK başında Prof. Mehmet Şükrü Tekbaş vardı. Finans ve işletme alanında çalışan akademisyendi. 1988’de bu kuruma gelmişti.

Bakan Çiller bu koltuğa danışmanı Doç. Yaman Aşıkoğlu’nu oturtmak istedi. Ki, Aşıkoğlu da finans konusunda uzmanlaşmış akademisyendi...

Tartışma iki ismin mesleki yeterliliği değildi. Asıl mesele, devlet kurumlarının başına kimin geleceğine karar verilirken, liyakatten önce “benim adamım” anlayışının belirleyici olmasıydı...

Çiller, sadece SPK Başkanı’nı değil, genel sekreter ile yardımcısının da değiştirilmesini istiyordu...

Hazine Müsteşarı Altınok aylarca direndi. Derken Çiller, SPK yöneticilerini suçlayan imzalı bir ihbar mektubunu Altınok’a verdi!

Altınok bu ihbarın, soruşturma sonuçlanmadan siyasi iradeye görevden alma gerekçesi sağlayabileceğini Tekbaş’a anlattı, onu istifaya ikna etti...

SPK Başkanı değişince Çiller ihbar mektubunu unuttu! Hazine yine de incelemeyi tamamlandı, soruşturma açılmasına gerek görmedi… (Muhtemelen ileri yıllarda sıklıkla görülecek FETÖ ihbar mektuplarından biriydi!)

İktidara gelen siyasiler devletin kadrolarını kendi adamlarını yerleştirmek için yararlarına olacak her yolu mübah görüyor!

Böyle düzende bürokratın önündeki soru değişiyor:

-“Doğru karar nedir” yerine, “Bakan ne istiyor” sorusu geçiyor.

Finans piyasalarını denetlemekle görevli kurumlar açısından tehlike işte burada başlıyor…

Kurumsal vasatlık diploma konusu değildir

Tevfik Altınok’un kitabında yazdığı SPK olayı üzerinden otuz dört yıl geçti. Bugün yaşanılan fon krizinin ardından SPK başkanı dün görevden alındı.

İki dönemin siyasi koşulları farklı. Fakat aynı sorunla karşı karşıyayız:

Devletin denetim kurumlarını aslında kim yönetiyor?

- Kanuna bağlı bürokratlar mı, kendilerini atayan siyasetçiye bağlı yöneticiler mi?

Türk bürokrasisinin temel sorunlarından biri budur: Liyakat tartışması sadece diploma ve mesleki yeterlilik üzerinden yapılıyor…

Oysa mesele bundan ibaret değil:

Bir insan mesleğinde son derece bilgili, deneyimli, başarılı olabilir. Ancak görevde kalmasının siyasi iradenin memnuniyetine bağlı olduğunu düşünüyorsa durum değişir. Bu kafadaki yönetici denetim yetkisini ne kadar bağımsız kullanabilir?

Evet: Kurumsal vasatlık, salt yetersiz insanların yükselmesiyle oluşmaz. Bürokratların itiraz edemez hâle gelmesiyle yerleşir…

Bugünkü fon krizinde soru çok:

- Denetim kurumları tehlikeyi ne zaman gördü? İktidar ne zaman öğrendi?

- Uzmanların uyarıları niye görmezden gelindi?

- Denetçiler siyasi baskıdan bağımsız hareket edebilir mi?

- Geciken müdahalelerin hesabını sadece bürokratlar mı verecek?

En önemlisi, bürokratı görevden alan siyasi iradeden kim hesap soracak?

Bunların yanıtları verilmeden görevden alınanların yerine yenilerini atamak, hesap vermenin yerini tutamaz.

“Benim adamım” anlayışı devam ettikçe, değişen yalnızca isimler olur.

Bir devletin niteliğini, başına getirdiği insanların isimlerinden çok, o insanların iktidara rağmen doğru karar verebilme gücü belirler…