Fon krizi günlerdir kişiler, ilişkiler ve sorumluluklar üzerinden tartışılıyor.

Bunların hepsi önemli ama finans ile siyaset arasındaki daha büyük ilişkiyi gözden kaçırmamak gerek. Para krizi sadece yatırımcıyı değil, iktidarı da sıkıştırır çünkü…

Türkiye bunun çok ağır örneğini 150 yıl önce yaşadı.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısına gidelim:

Osmanlı borç batağına sürüklendi: İngiltere ve Fransa’nın Kırım Savaşı’na soktuğu Osmanlı’nın 1854’te başlayan dış borçlanması giderek büyüdü…

Abdülaziz’in 1871’de sadrazamlığa getirdiği Mahmut Nedim Paşa, İngiltere-Fransa eksenine dayanan dış politika çizgisinden uzaklaşıp Rusya’yla yakınlaşmayı tercih etti. Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi İgnatiev ile kurduğu ilişki, önce Avrupa başkentlerinde sonra İstanbul’da tepki yarattı. Küçümseyerek “Nedimov” denmeye başlandı...

Gerek mali bağımlılık gerekse yeni dış politika yönelimi Osmanlı’yı Avrupa’nın baskısına açık hale getirdi.

Kırılma gecikmedi:

Osmanlı, 6 Ekim 1875’te dış borç ödemelerinin yarısını durdurdu. Avrupa borsaları ayağa kalktı. Osmanlı tahvilleri çöktü. Vs.

Ekonomik çöküş hızla siyasi hesaplaşmaya dönüştü: 10 Mayıs 1876’da İstanbul’da Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye medreselerinin talebeleri sokağa çıktı. Gösteriler büyüyünce Mahmut Nedim Paşa görevden alındı.

Ve 30 Mayıs’ta Abdülaziz, saray darbesiyle tahttan indirildi. Kimine göre intihar etti, kimine göre öldürüldü…

Devletin hazinesine ortak

Osmanlı’da bu olup bitenin “görünmez eli” neydi?

Bugünkü gibi, yatırım fonlarının hangi ülkeye ve şirkete para yönelteceğini etkileyen MSCI türü küresel finans şirketleri o dönemde yoktu. Ancak Londra ve Paris’te bankerler, tahvil sahipleri ve onları örgütleyen güçlü finans çevreleri vardı. Borcu onlar veriyor, piyasayı onlar etkiliyor, hükümetler üzerine onlar baskı kuruyorlardı…

Bunlardan en çarpıcısı Corporation of Foreign Bondholders/Yabancı Tahvil Sahipleri Birliği idi.

1868’de Londra’da kuruldu. Devletlere borç veren yatırımcıları bir araya getiriyor, alacaklarını tahsil etmek için borçlu ülkeler üzerinde hegemonya oluşturuyordu.

İngiliz Tahvilciler Birliği, İstanbul’a müdahale etmesi için İngiliz hükümetine baskı yaptı. Keza kendisi de Osmanlı hükümeti ile doğrudan görüştü. Hatta alacaklıları Berlin Kongresi’nde bile temsil etti…

Bugün olduğu gibi dün de özel finans çevreleri sadece para vermedi. Siyasi iktidar üzerinde hayli baskı oluşturdu.

Londra o dönemin dünya finans merkeziydi; Paris hemen arkasından geliyordu. Rothschild gibi banker aileleri devlet borçlarının piyasaya sürülmesinde büyük güç sahibiydi.

Adı yerli, sermayesi yabancı Osmanlı Bankası da Avrupa finansının Osmanlı’ya girişindeki önemli araçlardan biri oldu.

Sonuç, 1881 yılında geldi: Düyun-u Umumiye.

Osmanlı’nın -tütün gibi- bazı gelirlerini artık bu yabancı kurum toplayacaktı. Böylece Osmanlı gelirlerinin dörtte biri onun kontrolüne geçti. Hazine’ye ortak oldular…

Şimdi 2026 Türkiye’sine dönelim:

Finansın "15 Temmuz"u…

Bugün yaşanılan fon krizinde soru aynı: Piyasa, siyasetin hareket alanını ne kadar daraltabilir?

Fon krizinin ekonomi-politik sonucuna bakmak gerekmiyor mu?

Bir anda yüz binlerce yatırımcının birikimi tartışmanın merkezine oturdu. Mesele sadece para kaybı değil; devletin denetimine, fon sistemine ve ekonomi yönetimine duyulan güvenin sarsılması…

Yedi milyon yatırımcının olduğu borsa günlük işlem hacmi neredeyse yarıya düştü. Neler oldu neler… Kriz birkaç fon şirketinin sınırını aştı; doğrudan Türkiye’nin hareket alanını zorlayan bir meseleye dönüştü.

Osmanlı’nın 1875-76’daki ekonomi-politik çöküşüyle bugünü birebir aynı görmüyorum. Fakat finansın siyasi iktidarı sıkıştırma gücü bakımından, bugünkü tabloya “finansın 15 Temmuz’u” benzetmesiyle bakmak gerekmiyor mu?

15 Temmuz’da FETÖ tankla, silahla devletin yönetimine el koymak istedi. Finans dünyasında ise yöntem bambaşka: İktidarı devirmek için parayı çekmek, borsayı sarsmak ve güveni bozmak iktidarı ağır baskı altına almak değil mi?

Ki 15 Temmuz sadece Türkiye’nin iç siyaseti ile ilgili değildi. Dün “Nedimov” diyen dış basın, 15 Temmuz sürecinde Rusya’ya yaklaşma gibi dış politika tercihleri sebebiyle Erdoğan’a “diktatör” demeye başladı!

Bugünkü mali kuşatmanın politik yönü yok mu? MSCI gibi küresel güçler, içeride iktidarın hareket alanını daraltmak mı istiyor? Hangi dış politikadan rahatsızlar? Konuşmayalım mı?

Kuşkusuz şunu da ekleyelim:

Mali krizin tüm vebalini dış güçlere/“üst akla” yüklemek kolaycılık olur. Küresel baskının etkisini büyüten, çoğu zaman içeride yıllarca biriktirilen ekonomik kırılganlıktır.

Maalesef… Küresel baskıya, çoğu zaman iktidarın kendi ekonomi hataları kapıyı aralar...