Yıl, 1975.

Ahmet Yaşar Ocak, geçen yıl Strasbourg Üniversitesi’nde doktora çalışmasına başladı.

Doktora danışmanı, Anadolu tasavvufu ve heterodoks İslam çalışmalarıyla tanınan Irene Melikoff idi…

Doktora çalışmasının bir bölümüne Türk Petrol Vakfı sponsordu. Vakfın başında muhafazakâr çevrenin sevdiği saydığı Fethi Gemuhluoğlu vardı…

Sözü Ahmet Yaşar Ocak’a bırakayım:

-“Yaz tatiline döndüğüm zaman kendisine teşekkür etmek amacıyla vakfın o zamanlar merkezinin bulunduğu İstanbul’da İstiklal Caddesi’ndeki ofisine gittim. Merhum Gemuhluoğlu’nun tuhaf tavırları vardı, konuşurken birdenbire garip sorular sorar, cevabınızı beklerdi. (...) Bana doktora tezimin konusunu, Fransa’da kiminle çalıştığımı sordu. Ben de Prof. Melikoff ile çalıştığımı, tez konumun Babailer İsyanı olduğunu söyleyince, rahmetli son derece bozuldu ve birden köpürdü: ‘Ne çalışıyorsun, ne’ deyip bağırarak yerinden kalktı, küfürler savurarak üzerime hücum etti. Beni döveceğini anladım. Korktum, odasından dışarı fırladım.

Papazın çocuğu! Biz bu ülkeyi birleştirmek istiyoruz, sen parçalamaya mı çalışıyorsun’ diye bağırıyordu. Bu son sözlerine çok içerledim, tepem attı birden. ‘Bakın, bana istediğinizi söyleyebilirsiniz ama babama papaz diyemezsiniz, benim babam belki sizden çok daha fazla Müslüman’ diye bağırdım ve merdivenlerden apar topar inerek kaçtım…”

İnançla tarihi karıştırmak

İmam Hatip ve İlahiyat Fakültesi mezunu tarihçi Ahmet Yaşar Ocak bile “mahallesinden” pek iltifat almadı. Hakkında komplolar bile üretildi; “Batı’nın adamı!”

Sorun sadece bir isimle sınırlı değil, çok daha büyük:

Türkiye’de İslam tarihi alanındaki en büyük sıkıntı, belge eksikliği değil; bakış açısı eksikliği

Bizde uzun yıllardır İslam tarihi; tarihçinin sorularıyla değil, ilahiyatçının hassasiyetleri ile ele alındı/alınıyor!

Bu yüzden “Ne olmuştu” sorusu, “Neye inanıyorsun” sorusu sık sık birbirine karıştırılıyor…

Oysaki İslam inancı ile İslam tarihi aynı alan değildir.

İslam inancı, Allah’a, peygambere ve vahye iman etmeyi ifade eder.

İslam tarihi ise, bu inanca sahip toplumların yüzyıllar boyunca nasıl yaşadığını, hangi mezhepleri oluşturduğunu, hangi tarikatların doğduğunu, hangi isyanların yaşandığını ve bunların hangi ekonomi-politik şartlarda ortaya çıktığını araştırır.

Bir tarihçi, Babailer İsyanı vs. incelediğinde İslam’ı tartışmaz, 13’üncü yüzyıl Anadolu’sunu inceler…

Bir tarihçi, Bektaşiliğin nasıl oluştuğunu araştırdığında inancı değil, tarihi süreci araştırır…

Bir tarihçi, Veysel Karani gibi menkıbenin hangi yüzyılda kaleme alındığını sorguladığında imanla değil, kaynaklarla ilgilenir…

Ne var ki Türkiye’de bu ayrım çoğu zaman yapılmıyor. Tarihi olayı araştırmak, dinin kendisini sorgulamak gibi algılanıyor! Böyle olunca tarihçinin söylediği değil, niyeti tartışılıyor. “Neden bunu araştırdığı” sorgulanıyor…

Bunun sonucunda akademi, yeni sorular sormak yerine sürekli eski cevapları tekrarlamayı tercih ediyor.

Tarih, inancı ispatlamak veya çürütmek için yapılmaz.

Bizim ilahiyatçılar suskun

Aslında bu sorun yalnızca İslam tarihiyle sınırlı değil. Türkiye’de bilginin nasıl üretildiği ile ilgili daha büyük sorun var:

Bugün dahi tarihçiden beklenen, yeni bilgi üretmesi değil, bilineni doğrulaması… Halbuki tarihçilik, ezberleri koruma mesleği değildir. Tarihçi “bu gerçekten böyle mi” diye bıkmadan sorandır. Belgeleri yeniden inceler, anlatılanlarla yazılanları karşılaştırır ve gerekirse yıllardır doğru kabul edilen bilgileri yeniden değerlendirir. Bilim böyle gelişir, böyle ilerler…

Bugün dünyanın saygın üniversitelerinde Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm ya da Hinduizm tarihi üzerine binlerce çalışma yapılıyor. Bu çalışmalar, dini ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetler olarak görülmüyor. Çünkü din ile din tarihi arasında açık bir ayrım yapılıyor...

Türkiye’de ise aynı ayrım henüz tam anlamıyla yerleşebilmiş değil. Bir tarihçi, yıllardır doğru kabul edilen bilgiyi yeni belgeler ışığında yeniden değerlendirdiğinde, ilk tepki çoğu zaman “acaba neyi amaçlıyor” sorusu oluyor.

Ne yazık ki İslam tarihi üzerine de yabancı bilim insanları araştırma yapıyor, kitaplar yazıyor. Bizim ilahiyatçılar tembel değil, susmayı tercih ediyor!

İslam tarihini, dini tartışmaların gölgesinden çıkarıp tarih biliminin yöntemleriyle ele almak şart... Ki, aydınlık İslam’ın kendini koruması için kullara ihtiyacı yoktur…

Sorudan korkan akademi, zamanla cevap üretme kabiliyetini kaybeder.

Tarih, inancın rakibi değildir, ezberin rakibidir.

İnanç, tarihçinin sorularından zarar görmez, tarih araştırmasından çekinmez.