1917 Ekim Devrimi ardından Moskova’da tuhaf bir halk mahkemesi kurulduğu anlatılır:

Sanık, Tanrı! İnsanlığın çektiği acılardan, savaşlardan, yoksulluktan ve katliamlardan sorumlu tutuluyordu.

Sanık sandalyesine İncil konuldu...

Savcı konuştu, savunma yapıldı ve karar açıklandı. Tanrı idama mahkûm edildi! Ardından silahlı bir grup gökyüzüne ateş açarak cezayı infaz etti…

Bu olay tarihsel belgelerle kesin olarak doğrulanmış değil.

Ama bu anlatılanlar, devrim yıllarının siyasi coşkusunu, öfkesini ve çelişkilerini düşünmek bakımından ilginç…

Şimdi bu devrimcilerin entelektüel dünyalarına gelelim:

Kaçı Marks’ın “Kapital”, Lenin’in “Devlet ve Devrim” eserini okumuştu? Kaçı Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Turgenyev’in romanlarını biliyordu? Dinler tarihi, felsefe ve materyalizm üzerine ne kadar düşünmüşlerdi? Çoğu bu kitapların hiçbirini okumamıştı...

Bir tarihçi buradan hareketle onların cehaletini, düşünsel yetersizliğini, din karşısındaki kabalığını, gösterinin gülünçlüğünü sayfalarca anlatabilir… Fakat geriye daha önemli şu soru kalır:

  • Çarlık Rusyası’nın yoksul köylülerini, işçilerini ve askerlerini devrimci yapan, okudukları kitaplar mıydı yoksa içinde yaşadıkları sömürü, savaş ve eşitsizlik miydi?

Devrimcilerin hangi kitapları okuduklarına bakarak, neden devrimci olduklarını açıklayamazsınız…

Tarihçinin görevi, geçmişin insanlarını bugünün entelektüel ölçüleriyle sınava çekmek değil; onların neden mevcut düzeni değiştirmek için harekete geçtiğini açıklamaktır…

Bekleyiniz: Asıl yazacağıma geleceğim:

Devrimcilik kitap okuma sınavı mı

Tarihçi E. P. Thompson, yayımladığı “İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu” kitabında dokumacıları, zanaatkârları, fabrika işçilerini araştırdı.

Onların eğitim düzeylerinden önce çalışma koşullarını, yoksulluklarını, hak mücadelelerini ele aldı.

Thompson’a göre sınıf bilinci, aynı sömürüyü yaşayan insanların dayanışması ve ortak mücadelesi ile gelişiyordu. İnsanlar salt kitap okuyarak değil, toplumsal ilişkiler içinde bilinç kazanıyordu...

“18. Yüzyılda İngiliz Halkının Ahlâki Ekonomisi” makalesinde ise ekmek fiyatlarına karşı ayaklanan yoksulların kendilerine özgü adalet anlayışını ortaya koydu. Ekmek isyanına katılanların davranışlarını cehaletle açıklamak kolaydı. Ancak… Yoksulların ahlâkı, zenginlerin ahlâk ölçüleriyle yargılanamazdı…

Tarihçi George Rude benzer sorular sordu. “Fransız Devrimi’nde Kalabalıklar” kitabında Bastille’i basan insanları yazdı:

Zanaatkârlar, gündelikçiler, küçük esnaf, ücretli işçiler…

Devrimin ülke geneline yayılmasında belirleyici rol oynayan köylüler…

Bunların kaçı J.J. Rousseau okumuştu? Kaçı Voltaire’in düşüncelerini biliyordu?

Belirleyici sorular başkaydı:

Ekmek neden pahalıydı? İnsanlar hangi taleplerle sokaklara çıkmıştı? Tarihçi Rude, devrimin nedenlerini, devrimcilerin entelektüel eksikliklerinde değil, yaşadıkları toplumsal çatışmalarda aradı...

Benzer tarihçi çok: Eric Hobsbawm, -mesela- “İlkel Asiler” eserinde, sosyalist teoriyi bilmeyen köylülerin neden başkaldırdığını araştırdı...

İşte bir başka tarihçi Ranajit Guha, “Sömürge Hindistan’ında Köylü Ayaklanmasının Temel Özellikleri” kitabında, emperyalist İngiliz yönetiminin cahil saydığı köylülerin siyasal bilincini, sömürüye karşı geliştirdikleri direniş üzerinden inceledi...

Uzatmayayım. Yazdığım tarihçiler aynı noktada birleşti:

  • “Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.”

Elbet devrimci teorinin önemi tartışılmaz. Ama siyasal bilinç haksızlığa karşı verilen mücadelenin deneyiminden de doğar...

Tarihçinin görevi, devrimcilerin ne kadar bilgili, kültürlü veya ahlâklı olduklarına not vermek değil, neden başkaldırdıklarını açıklamaktır…

“Devrimci” anıların muhasebesi

Gelelim ana konumuza:

Tanıl Bora’nın “Devrimciler: ‘78’liler: Bir Kuşak Biyografisi” kitabına… Merkezinde 1974-1980 arasındaki altı yıllık dönem var.

Kitabın kaynakçasının büyük bölümünü, yıllar önce devrimcilikten uzaklaşmış kişilerin anıları oluşturuyor. Bu kişiler, sol geçmişlerini bugünkü siyasi düşünceleriyle yeniden yorumluyor!

Tarihçi, bu tanıklıkları değerlendirirken yaşananlar ile sonradan yapılan hesaplaşmaları birbirinden ayırmak zorundadır.

Tanıl Bora, kitabının yöntemini açıklıyor: “Bu bir ‘büyük resim’ kitabı değil, minyatür kitabıdır.”

Ekliyor: “İstifin kendisi, anlatının kendisi, zaten yorumdur.”

Eleştirinin düğümlendiği yer burası:

  • Hangi anılar seçildi?

  • Hangi tanıklıkların anlatımı cımbızlandı?

  • Devrimci kuşağın kişilikleri, kültürel birikimleri, ahlâk anlayışları ve örgüt içi çatışmaları neden bu kadar önemli hale geldi?

  • Yükselen işçi hareketi, grevler, fabrika işgalleri, emperyalizme karşı direniş ve devlet şiddeti bu kişilik çözümlemelerinde neden yok?

Tanıl Bora devrimcilerin karakterlerini, zaaflarını, örgüt içi kavgalarını didik didik ederken, onları mücadeleye yönelten sınıfsal çelişkileri görünmez kılıyor.

Devrimciliğin tarihini, devrimcilerin kusur dökümüne dönüştürüyor...

Oysa. Devrimcilerin karakterlerini çözümlemek, devrimciliği açıklamak değildir.

Bir kuşağı tarih sahnesine çıkaran koşullar silindiğinde, geriye tarihsel gerçeklik değil, tarihçinin ideolojik tercihlerine göre kurgulanmış tarih kalır.

Böylece tarih, toplumsal mücadeleyi açıklayan bilim olmaktan çıkarılıp neoliberal ideolojinin hesaplaşmasına-propagandasına dönüştürülüyor!